Şeyh Ahmed Zerrûk’a ait “Kawaidu’t-Tasavvuf/Tasavvufun Esaslari” isimli eserin tercümelerine dair mülahazalar
Medeniyetler arası ilişkilerde, farklı arka plandan gelen entelektüellerle dünyanın değişik coğrafyalarındaki insanların tanışması ve en önemlisi bilginin küreselleşmesi ve gelişiminde büyük etkileri olan tercüme faaliyeti, şüphe yok ki insanoğlunun en eski uğraşlarındandır.
Sadece medeniyetler arası ilişkiler değil aynı medeniyete ait farklı coğrafi bölgeler ve diller arasında da tercüme faaliyetleri aracılığıyla etkileşimler olmuştur. Her ne kadar telif karşısında tercüme bazen küçümsense de, ilmî faaliyetlerin gelişiminde tercümenin değeri teliften daha az değildir. Nitekim İslam medeniyetinin ilk asırlarında tercüme faaliyetleri bireysel çabaları aşıp Beytülhikme çatısı altında kurumsallaştırmıştır.[1] Tercümeye olan ilgim üniversite yıllarında başlamıştı. Daha kolay tercümelerle başladığım bu faaliyet ilk ciddî sınavını Şeyh Ahmed Zerrûk’a ait Kavâidu’t-Tasavvuf’un tercümesi ile verdi. Üniversiteden bir hocayla haftanın belirli günleri bu kitabı okuyor, anlamadığım yerleri hocaya soruyor ve kaydediyordum. Kitap ilerledikçe de böyle bir kitabın Türkçe’de kesinlikle olması gerektiği fikri zihnimde yerleşmeye başladı. Kitabın kapalı yerlerini anlayabilmek için gerek Türkiye gerekse yurt dışında pek çok hocayla kitabın belli yerlerini mütâlaa ettim. Şeyh Zerrûk’un kitabı, klasik bir şerhinin[2] olmaması ve özellikle bazı kaidelerinin oldukça kısa yazılmasından dolayı anlaşılması zor bir kitap. Bu sebeple her geçen gün yeni kaynaklara ulaştıkça kendi yaptığım tercümede hatalar olduğunu müşahede ediyorum. Fakat bu hataların bir kısmı elimizde mevcut olan matbu baskıların hiç birinin tam olarak doğru olmamasından kaynaklanmaktadır. Bazıları da müellifin kastının tam olarak anlaşılmamasından kaynaklanmıştır. Tabi kitabın içeriğinin tasavvufla birlikte usul-u fıkh, fıkıh, ilm-i kelam’dan pek çok konu ve kaideyi kapsaması bu konulara ve terimlere aşinalık da gerektirmektedir.
Tasavvuf kitaplarının ülkemizde ilgi görmesi bu kitapların farklı gayelerle tekrar tekrar tercümelerine sebep olmaktadır. Yayınevlerinin tam olarak hangi gayelerle yaptığını bilmediğimiz bu faaliyetlerine mütercimlerin, özellikle de ilim adamlarının alet olmaması gerekmektedir. Daha önce yapılmış bir tercümenin yeni bir tercümesi ancak önsözde yapılmış ciddi gerekçelere dayandırılarak yapılmalıdır. İşte hiçbir ciddi gerekçe olmadan, üstelik var olan tercümeden daha kötü bir şekilde yapılmış tercümelerden biri Şeyh Ahmed Zerruk’a ait Kawaidu’t- Tasavvuf (Tasavvufun Esasları) isimli kitabın tercümesidir. Tarafımızdan ilk hali 2010’da bireysel baskı olarak yayımlanan, 2012’de Endülüskitap tarafından tekrar basılan “Tasavvufun Esasları” kitabının, 2015 yılında Gelenek Yayınları tarafından yeni bir tercümesi yayımlandı. Tercüme hem yayınevinin yayınladığı tercümelerde bir editörü olmadığına hem de mütercimin (ya da mütercimlerin) dikkatsizliğine örnek olacak bir tercümedir. Dr. Ali Pekcan’la birlikte İbrahim Aydın ve Mustafa Topçu isimli iki öğrencisi tarafından yapılan tercümeye, fahiş tercüme hataları sebebiyle bigâne kalamadık. O yüzden çok arzu etmesek de böyle bir karşılaştırma yapmak ihtiyacı duyduk. Şunu baştan belirtmemiz gerekir ki mütercimlerin Arapça dil bilgisi ve ifade yetenekleri bir kitap tercümesi için yeterli olabilir. Fakat tercüme yaptıkları kitabın içeriği ve müellifin üslubuna yabancı oldukları muhakkaktır. Yine kullanılan terim ve kavramlara uzak oluşları da göze çarpmaktadır. Fazla aşina olmadıkları bir alanda yaptıkları tercüme onların fahiş hatalar denilecek hatalar yapmalarına sebep olmuştur.
Kitabı tercümeye başlayan Dr. Ali Pekcan kitabın ilk 70 maddesini kendisinin yaptığını, kalan maddeleri ise Selçuk eğitim merkezi kursiyerlerinden Mustafa Topçu ve İbrahim Aydın’ın yaptığını beyan etmiştir. Yine eserin tercümesi tamamlandıktan sonra Selçuk eğitim merkezi kursiyerlerinin Arapça metin ile çevirileri karşılaştırmalı olarak tekrar gözden geçirilip gerekli düzeltmelerin yapıldığını ilave etmiştir. Bu sebeple Konya- Selçuk Dini Yüksek İhtisas Eğitim Merkezi 23. ve 24. Dönem kursiyerlerine ayrı ayrı teşekkürlerini sunmuştur. Buradan eserin tercümesine ve kontrol edilmesine pek çok kişinin elinin değdiği anlaşılmaktadır.[3]
Daha önce söylediğimiz gibi her tercümede, özellikle de müellifin ibarelerinin çok açık olmadığı kitapların tercümelerinde bazı yanlışların veya tercümanın metni okuyuşundan/yorumlayışından kaynaklanan bazı sorunların olması doğaldır. Fakat burada gördüklerimiz zaman zaman sufilerin görüşlerinin yanlış anlaşılmasına/yorumlanmasına da sebep olacak dereceye ulaşmıştır. Buna binaen yazının uzamaması için sadece büyük sorunlar olarak isimlendirdiğimiz bazı esaslara işaret edeceğiz. Tenkit ettiğimiz Gelenek Yayınları’nın yayımları tarafından neşredilen tercümeyi verdikten sonra, bizim teklifimizi italik olarak vereceğiz. Metinlerin Arapça’sını da koyarak ilim adamlarının kendilerinin değerlendirmesine sunacağız. Fakat yazının uzamaması için tercümesini tenkit ettiğimiz esasın tümünü değil, hatanın olduğu yeri koyacağız. Bazen bağlamdan kopmaması için yanlış yapılan yerin biraz üstünden nakil yaptığımızda yanlış yerin seçilebilmesi için o bölümü altı çizili olarak göstereceğiz. Yazının Şeyh Zerrûk gibi büyk şahsiyetlerin kitaplarının tercümelerinde daha dikkatli olunmasına vesile olmasını temenni ediyoruz.
Tasavvufun Esasları Tercümeleri
Esaslara geçmeden önce şunu belirtmek gerekir ki tercümenin kapağında Ahmed İbn Zerrûk olarak yazılan müellif ismi yanlıştır. İsmi, Ahmed b. Ahmed b. Muhammed ibn İsa’dır. Zerrûk müellifin lakabıdır.[4]
İlk maddemiz 13. esastır. Mütercim burada “mu’tekadatı” muhtemelen “mukaddimât” olarak okumuş ve “usuluddinin gayesi önermelelerin burhânî delillerle desteklenmesidir.”[5] şeklinde tercüme etmiştir. Doğrusu “Usul ilminin faydası inanç konularının burhanla tahkik edilmesidir.”şeklinde olacaktır.[6]
وكالأصول: لتحقيق المعتقدات بالبرهان، وتحلية الإيمان بالإيقان.
- esasta yine dil anlaşılmadığı için bir yanlış yapılmıştır.
العلماء مصدقون فيما ينقلون، لأنه موكول لأمانتهم. مبحوث معهم فيما يقولون، لأنه نتيجة عقولهم والعصمة غير ثابتة لهم، فلزم التبصر والنظر طلباً للحق والتحقيق، لا اعتراضاً على القائل والناقل
- Ulema, aktardıkları şeyler doğru kabul edilen, emanetleri (koruduklarına) inanılan, söylediklerine de güvenilen kimseler konumundadırlar. Sonuçta onların sahip oldukları görüşler, (kendi bireysel) düşüncelerinin bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Zaten onların hatasız oldukları söylenemez. Basiretli olmak, bir görüşü dile getiren ya da nakleden kimseye itiraz sadedinde değil, sadece hakka ve hakikate ulaşmak için gerekli olmaktadır. [7]
Teklifimiz: Âlimler naklettikleri şeylerde tasdik edilir, kendilerine inanılır, çünkü bu hususlar onların emanetlerine havale edilmiştir. Fakat kendi sözleri araştırılır, çünkü bunlar akıllarının neticesidir ve bu kendi görüşlerinde masum değildirler. Bu nedenle ilmi nakleden ve söyleyene itiraz için değil de hakkı bulmak ve tahkîk için tebassur ve araştırma gereklidir.
Diğer bir esas sufilerin akâidle ilgili görüşleri konusunda çok temel bir esastır. Tasavvufun Esasları isimli bir temel esaslar kitabında bu esasın zikredilmesi inanç konularında sufilerin ehl-i sünnet ve’l cemaat çizgisinde oldukları, ittihat, hulûl vb. ithamlardan uzak olduklarının delilidir. Fakat mütercim bu esası yarım bırakmış ve esasta olmayan garip bir şey yazmıştır.
تحقق الأصل لازم لكل من لزمه فرعه إن كان لا ينفك عنه، فلا بد من تحقيق أصول الدين وجريانه على قواعدها عند الأئمة المهتدين، ومذهب الصوفي من ذلك تابع لمذاهب السلف في الإثبات والنفي
وفصول الاعتقاد ثلاثة
أولها: ما يعتقد في جانب الربوبية، وليس عندهم فيه إلا اعتقاد التنزيه، ونفي التشبيه مع تفويض ما أشكل بعد نفي الوجه المحال، إذ ليس ثم ألحن من صاحب الحجة بحجته
- Aslın tahkiki ona bağlı olan fer’e de uyması gereken herkese lazım gelir. Dinin asıllarını tahkik etmek, hidayet önderi imamların anlayışına uygun kaidelere göre yapmak gerekir. Sufilerin bu konudaki yani Yüce Allah’ın sıfatlarının ispatı konusundaki inançları aynen selef mezhebinin benimsediği yöntem gibidir.
“İman yani inanç konusunda üç boyut vardır.
1- Tevhid:
Rububiyet bakımından inanılması gerekenler:
İnsanların bu konuda bilgileri yoktur. Çünkü bu alanda hüccet sahibinin hüccetini iyi dile getirecek bir başkası bulunmamaktadır.”[8]
Teklifimiz: Eğer fer’î meseleler ve asıl birbirinden ayrılmıyorsa aslın hakikatinin ortaya çıkarılması lazımdır. Bu nedenle hidayete ermiş imamların belirlediği esaslar doğrultusunda usuluddinin/itikat meselelerinin tahkîki ve bunun kaidelerinin üzerine tatbik edilmesi gereklidir. Bu konuda sufilerin mezhebi isbat ve nefyde selefin mezhebine tabidir.
İtikadın fasılları üçtür;
Birincisi: Rububiyetle ilgili inanç esaslarıdır. Bu konuda sufiler, ancak tenzihe inanırlar ve teşbihi reddederler. Müşkil –tam olarak anlaşılamayan– meselelerde ise muhâl –noksanlık– olan tarafını nefyettikten sonra tefviz –bir şeyi şeriatın sahibine bırakmak– yaparlar. Çünkü hücceti hüccet sahibinden daha açık kavrayan ve idrak eden kimse yoktur.
- esasta احداث kelimesi “olaylar” olarak tercüme edilmiş, halbuki herhangi bir sözlüğe müracaat ehdasin yaşı küçük anlamı olduğunu gösterecektir. Buradaki “ehdâs” kelimesiyle genel olarak gerek yaş, gerek akıl gerekse dini olarak insanın seviyesinden düşük kimseler kastedilmiştir.
فراغ القلب للعبادة والمعرفة مطلوب، فلزم الزهد وإسقاط الكلف، واختيار الأدنى، لأن ما قل وكفى خير مما كثر وألهى
ومن المشغلات الأحداث سنا وعقلا أو دينا، فلهذا نهى عن صحبتهم إذ التلون مانع الراحة، ولذا أمر بمجانبة الصحبة وإيثار العزلة سيما في هذه الأزمنة. لكن بشرطها وهو كفاية عن الخلق، كفايتهم عنه في الضرورة دينا ودنيا، مع سلامتهم من سوء ظنه وإقامة الشعائر الإسلامية من الواجبات والسنن المؤكدة، والله سبحانه اعلم
- Matlub olan ibadet ve marifet için kalbin tasfiye edilmesidir. Bunun için de zühde sarılmak, dünyalık sıkıntı ve ve meşakkatleri bırakıp azı tercih etmek, az olanla yetinmek gerekir. Çünkü az olup yeterli olan çok olup da oyalayan şeylerden daha hayırlıdır.
İnsanı meşgul eden şeyler gerek, yaş, gerek gerek akıl, gerekse din açısından meydana gelen olaylardır.[9]
- esasta tasavvuf literatüründe önemli bir yeri olan “abdalları” bilinmemesinden dolayı “abdalların duasını” “ alternatif dua olarak tercüme etmişlerdir.
عند من قال به وهو دعاء الأبدال، والله سبحانه اعلم
“Bunu kabul eden bir kimseye göre bu bir alternatif duadır.”[10]
Teklifimiz: Bu nedenle bu görüşü kabul edenler bunu abdalların duası olarak kabul eder.
Allah (cc.) daha iyi bilir.
- esasta tarikatlerde önemli bir yeri olan günlük okunan virdler ve ders anlamındaki el-vezaifi dikkate alınmayarak hadisleri bir araya getirme denilmiştir. Fakat bu, hadislerden derlenmiş günlük virdler ve dualar anlamındadır. Bu dikkate alınmadığı için cümle de anlamsız bir şekilde yorumlanmıştır. Çünkü kaide virdlerle ilgiliyken hadis toplama ile ilgili bir kaideye dönüşmüştür.
والوظائف المجموعة من الأحاديث أكمل أمراً، إذ لا زيادةً فيها سوى الجمع سيما أن أخذت من المشايخ، وجل أحزاب الشاذلي عند التفصيل والنظر التام للعالم بالأحاديث من ذلك
Hadisleri bir araya getirme görevi en mükemmel iştir. Çünkü bunda hadisleri şeyhlerden alıp bir araya getirmekten başka bir gaye yoktur.[11]
Şazeli’nin (r.a) hizbinin büyüklüğünün –hadisleri bilen bir kimse tam olarak incelendiğinde, detaylı olarak baktığında – bu sebepten olduğu ortaya çıkar.
Teklifimiz: Hadislerden derlenen vazifeler –zikir ve dualar– en kâmil olanlarıdır, özellikle de meşayihten öğrenilmişse. Çünkü onlarda hadislerin toplanıp bir araya getirilmesinden başka bir ekleme yoktur. Hadisleri bilen bir kimse, tam bir nazar ve tafsilatla incelediğinde Şâzelî’nin hiziplerinin çoğunun bu şekilde olduğunu görecektir.
- Esasta da temelden bir hata yapılmış ve esasın altına şöyle garip bir dipnot düşülmüştür: Makam ve mevki Arapça’da câh olarak ifade edilir. Câh, insanlar arasındaki konum demektir. Elden gitme korkusuyla haramların yapılması” ise şu demektir. Bir kimsenin insanların ve sultanın yanında konumum düşer diye haramları yapmasıdır. Bunu yaparken de nefsini terbiye hissi verir. [12]
وبالجملة فيسوغ لدفع مفسدة أعظم لا لجلب مصلحة. وكذا الغيبة تباح في التحذير والاستفتاء ونحوه مما ذكره الأئمة، وليس من ذلك قياس الخمول بالمحرمات لرفع الجاه بشربة خمر غص بهذا الجاه مباح، ولا يباح الممنوع لدفع المباح، وإن كان مضراً فاعلم ذلك، فافهم.
Hulasa olarak, bir maslahat elde etmek için değil de büyük mefsedetleri ortadan kaldırmak için bu tür şeylere cevaz verilir.
Gerek sakındırma, gerek fetva verme ve gerekse de imamların beyan etmiş olduğu bu gibi yerlerde mübah kılınan gıybet de böyledir.
Makam ve mevkinin elden gitme endişesi ile haram olan şeylerin yapılması caiz değildir. Bunu hiç içki içmemiş ama içkiden başka içecek bir şey de bulamayan kimseye kıyas edecek olursak, böyle birinin, makamım elden gider korkusuyla içki içmesi caiz olmaz. Çünkü makam ve mevkiler mübah olan şeylerdir. Haram olan bir şey ise zararlı da olsa mübah olanı defetmek için mübah kılınamaz. [13]
Teklifimiz: Genel olarak bunların hepsinde hedef, menfaat ve fayda elde etmek değil fakat zarardan kurtulmaktır. Aynı şekilde fetva verirken ve –kötü kimselerden– sakındırmak için gıybetin mubah olması ve imamların belirttiği buna benzer meseleler de bu şekildedir.
Fakat haram işler yaparak, kendini gizleme (humul[14]) buna kıyas edilemez. Halk arasındaki şöhretinden rahatsız olup –bazı kimseler (sufilerden) dindarlığından dolayı halk arasında meşhur olmaktan hoşlanmaz ve bundan kurtulmak isterler– bir miktar içki içerek bundan kurtulmak mubah değildir. Çünkü sonuçta şöhret mubahtır ve haram olan bir şey, zararlı olan bir mubahı defetmek için bile olsa mubah olmaz.
- Esasta ise tasavvuf literatüründe anlamı oldukça açık olan semâ[15] türkü ve şarkı olarak tercüme edilmiştir. Yine bu esasın içinde “sema” kelimesi bağlamdan kopuk bir şekilde birkaç kez dinleme şeklinde tercüme edilmiştir.
İşte bu sebeple İbn Fekihani risalenin şerhinde şöyle demektedir; Türkü ve şarkının mübah olduğu veya olmadığı konusunda herhangi bir nas yoktur. [16]
فلذلك قال ابن الفاكهاني رحمه الله تعالى في شرح الرسالة: (ليس في السماع نص بمنع ولا إباحة).
Teklifimiz: Bu yüzden İbn Fekihâni Risale’nin şerhinde Semanın mübahlığı ve yasaklığı hususunda herhangi bir nas yoktur demiştir.
- esasta hiçbir anlamı olmayan “dolayısıyla sema şeriata öncelenemez” yerine sema yapmaya teşebbüs edilmez denilmesi gerekmektedir.
127: Şeriat gelmeden önceki eşya hakkında denildi ki: ya tevakkuf edilir. Yani herhangi bir hükümde bulunulmaz. Dolayısıyla sema şeriata öncelenemez.[17]
الأشياء قبل ورود الشرع فيها، قيل: على الوقف، فالسماع لا يقدم عليه
Teklifimiz: Şeriat gelmeden önceki eşya hakkında denildi ki: ya tevakkuf edilir. Yani herhangi bir hükümde bulunulmaz. Dolayısıyla sema yapmak için harekete geçilmez.
- Kişinin Allaha yakınlığın olmadığı bir yerdeki inancı bidate yakınlıktır.[18]
اعتقاد المرء فيما ليس بقربة بدعة[19]
Teklifimiz: Kişinin Allah’a yakınlaştırmayan şeylere Allah’a yakınlaştırıcı olarak inanması bidattir.
- esasta sema‘da ancak batıl olarak düşündüğü şeyleri yasaklar cümlesindeki “sadece[20]” yerine, olması gereken de budur diyerek söylenilmeyen bir şey söyletilmiştir.
فالقائل بسد الذرائع، يمنع بالجملة وغيره يمنع ما يتصور فيه الباطل ليس إلا.
- Seddi zeriayı savunanlar semanın hepsini birden yasaklar. Savunmayanlar ise semada batıl düşündüğü şeyleri yasaklar. Olması gereken de budur.[21]
Teklifimiz: Seddüzzerîayı savunanlar semayı tamamen yasaklar.(Yani her türlüsünü) Onların dışındakiler ise sadece içinde batıl olan şeylerin varlığının tasavvur edildiği semayı yasaklar.
و لهذا الوجه نحا الششترى رحمه الله بازجاله فيما ظهر لي
- esas İşte bu sebepten Şüşteri kendine ait ezcali ile benim için netleşmiş olan şeye yönelmiştir. [22]
Teklifimiz: Benim anladığıma göre, Şuşterî (ö. 668) (ra.) ezcalleriyle (bir çeşit kafiyeli şiir) bu yönden bir hedefe varmak istemiştir.
- Bu sema‘ bir tarikattır. Ama bu onu bilenler içindir.[23]
و قال ان السماع فيه طريق لكن لمن به معرفة
Doğrusu: “ Sema’da bir yol –hakikate ulaştıran– vardır fakat bu, onu bilenler içindir.”
Yazının başında söylediğimiz gibi kendimizce önemli gördüğümüz, sufilerin görüşlerinin yanlış anlaşılmasına sebep olacak hatalara vurgu yaptık. Kitabı dikkatle okuyan bir kimse onda daha pek çok hatalar olduğunu görecektir. Örnek olması için Arapça’larını koymadan Türkçesinden birkaç kaide gösterebiliriz.
- esasta “tasavvuf müridlerinin fıkhı fukahadan tahsil etmesi/sorması gerekir” şeklindeki ifade “Fıkıh, fukahadan önce sufilere gerekir”[24] şeklinde tercüme edilmiştir. 80. Kaidede Hz. Aişe bilmediği bir şeyi duyunca onu araştırıyordu ifadesi “Hz. Aişe bilmediği bir şeyi işitmezdi.” şeklinde tercüme edilmiştir.[25] 91. kaide de “(sufiler) alışmış oldukları şeyleri terk babından bazı sünnetleri terk ettiler” ifadesi “ alışmış oldukları sünnetlerle birlikte sünnetin tamamını terk etmeleridir.[26]” şeklinde tercüme edilmiş. 130. Kaide de “kalbinin derinliklerine dokunur” olması gereken ifade “kalbin siyahcıklarını siler”[27]olarak tercüme edilmiştir.
SONUÇ
Sonuç olarak Şeyh Ahmed Zerrûk’un Tasavvufun Esasları kitabı gerek mütercimler gerek tasavvuf araştırmacıları tarafından daha fazla ilgiyi hak eden bir kitaptır. Nasıl telif eserler zamanla geliştirilebiliyorsa tercümeler de geliştirilebilir. Fakat bunun ciddiyetle olması, sonradan yapılanların önceden yapılanların yanlışlarını düzeltmesi gerekir, doğru olan yerleri yanlış hale getirilerek değil. Burada önemli gördüğümüz, kitabın ve yazarının yanlış anlaşılmasına sebep olan yanlışlara dikkat çektik. Fakat dikkatli bir şekilde okunursa daha pek çok yerde yanlışlar yapıldığı görülecektir.
Şimdi buraya kadar verdiğimiz örneklerden sonra mütercimlere şu soruyu sorabiliriz: Daha önce yapılmış bir tercüme varken neden ikinci bir tercüme ihtiyacı hissettiniz? Eğer bu ihtiyacı hissettiyseniz neden ilk tercümede doğru olarak yapılmış yerleri yanlış bir şekilde yeniden tercüme ettiniz? Yayınevine şu soruyu sorabiliriz: Acaba böyle önemli tasavvuf kitapları için bir editörünüz var mı? Diğer yayımladığınız tasavvuf klasiklerini de bu şekilde herhangi bir editör okumasından geçirmeden mi yayımlıyorsunuz?
[1] Mahmut Kaya, “Beytü’l-hikme”, DİA c. 6, s.88-90.
[2] Tercümeyi yaptığımızda her hangi bir şerhi yoktu fakat 2014 yılında kitabın sadece 52 kaidesini içeren bir şerh yayımlanmıştır. Bkz. Şerhu İbn Zikrî alâ Kavaidi’t-Tasavvuf, li’ş-Şeyh Zerruk, Mektebetu’t Tevfikiyye, 2013
[3] Ahmed İbn Zerruk, İslam Tasavvufunun Temel Esasları, Çeviri ve Notlar: Dr. Ali Pekcan, İbrahim Aydın, Mustafa Topcu, Gelenek, 2015, İstanbul
[4] Bkz: Ahmed b. Ahmed b. Muhammed ibn İsa, Kavâidu’t-Tasavvuf, Thk: Abdülmecid Hayali, Dâru’l Kütübi’l İlmiyye, Beyrut, 2005, s.7
[5] Ahmed İbn Zerruk, İslam Tasavvufunun Temel Esasları, s.36
[6] A.g.e. s. 36
[7] A.g.e.,s.63
[8] A.g.e. s.76
[9] A.g.e.s.156
[10] A.g.e.s.163
[11] A.g.e.s.152
[12] A.g.e.,, s.148
[13] A.g.e.,s.148
[14] Humul: Namsız nişansız ve sönük olmak, ismi cismi adı sanı bilinmemek, şan ve şöhretten kaçmak. Uludağ Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Yayınları, İstanbul, 1999, s.248,
[15] Dinleme, işitme, kulak verme. İlahileri dinleme, dini musikiyi dinleme. Genel olarak sufilere göre sufilere göre semâ Hak’tan gelen ve insanları Hakk’a çağıran mesajdır. Onu iyi niyetle dinleyen maksada erer. Süleyman Uludağ, a.g.e. s. 461
[16] Ahmed İbn Zerruk, İslam Tasavvufunun Temel Esasları , s.181
[17] A.g.e. s. 182
[18] A.g.e.,s.184
[19] Burada Arapça metni yanlış naklettikleri için tercüme de yanlış olmuştur. Metnin aslı şu şekildedir:
اعتقاد المرء فيما ليس بقربة قربة بدعة
[20] ليس الا Cümle sonunda gelirse sadece, yalnız anlamındadır, Mutçalı Serdar, Arapça-Türkçe sözlük, Dağarcık, İstanbul, 1995, s.814
[21] Ahmed İbn Zerruk, İslam Tasavvufunun Temel Esasları, s.189
[22] A.g.e., s.190
[23] A.g.e. s. 195
[24] A.g.e. s,92
[25] A.g.e. s.118
[26] A.g.e.. 134
[27] A.g.e. s.186
