Şeyhülislam Mustafa sabri efendi neyimiz olur?

Mustafa Sabri Efendi ismiyle ilk karşılaşmam lisans eğitimi almak için gittiğim İslamabad Uluslararası İslam Üniversitesi vesilesiyle vuku buldu.

Pakistan âlimlerinden olan ve üniversitede ders veren Üstad Abdullah Kakeheyl hocamız bir gün Türkiye’den gelen öğrencilere “Siz eğer Mustafa Sabri Efendi’nin eserlerini okuyup anlarsanız eğitim almak için buralara gelmenize gerek kalmaz” demişti. Yine Usuluddin Fakültesinin en önemli hocalarından olan Prof. Dr. Din Muhammed bir gün “Eğer Mustafa Sabri Efendi Amerika gibi düşünceye değer veren bir yerde yaşamış olsaydı her sokağa bir heykelini dikerlerdi.” demişti. “Müslümanlar 20. yüzyıl boyunca Batı ile daha içli dışlı olmalarına ve bizzat Batı üniversitelerinde okumalarına rağmen şu ana kadar hiçbir kimse yoktur ki Batı’yı Mustafa Sabri Efendi’den daha iyi tanımış olsun” sözü de Din Muhammed Hoca’ya aittir. Bizler için kıymetli olan ve sevdiğimiz hocaların bu övgüleri kendi topraklarımızın yetiştirdiği bu büyük insana olan ilginin başlangıcı ve tetikleyicisi olmuştu. Bu ilgiyle Mustafa Sabri Efendi’nin tüm Türkçe kitaplarını okumuştum. Hocanın kitaplarında beni kendisine cezbeden ilmî ve mantıkî üslup sebebiyle hâlâ da dönüp dönüp okurum.

 Mustafa Sabri Efendi ülkemizde, özellikle de entelektüel çevrelerde ve hatta garip bir şekilde İslamcılar arasında dahi hak ettiği ilgiyi görmemiş büyük bir âlim ve mütefekkirimizdir. Mustafa Sabri Efendi’nin ülkemizdeki var olan şöhreti daha çok siyasî tutum ve görüşleri ile bağlantılıdır. Mustafa Sabri Efendi’nin övgü ve yergileri çoğunlukla bu alandaki yazı ve fiilleri etrafında dönmektedir. Şeyhülislamın siyasi görüşlerinin önemini göz ardı etmeden şunu kolayca söyleyebiliriz ki onun asıl ve daha önemli olan yönü ilim ve fikir yönü ve fikirleri uğruna verdiği destansı mücadeledir. Tahminimiz bu ilgisizliğin sebebi genel anlamda ülkemizdeki entelektüel kuraklıkla yakından ilgilidir ve siyasi gündemlerin baskınlığı önemli simalarımızın esas değerlerini gölgede bırakmaktadır.

 Şeyhülislam’ın kitaplarında ele aldığı konular bugün ülkemizde hâlâ tartışılan ve son noktası konulmamış konulardır. Şeyhülislam’ın ele aldığı Nüzûlü İsa, Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) kevnî mucizelerinin olup olmadığı, Sünnetin İslam’daki konumu, Hadis kitaplarının değeri, Modern Batı biliminin ve Batı zihniyetinin entelektüel Müslümanlar ve ilim adamları üzerindeki etkisi, İslam’da Hilafet, Din-Devlet ayırımı, Yeni İlmi Kelam gibi konu başlıkları hâlâ tartışılan önemli temalardır. Şeyhülislam derinleştiği meseleleri çok yönlü bir şekilde tartıştığı için kitaplarında ilim arayanlar ilim, felsefe arayanlar felsefe, fikir arayanlar fikrî oldukça bol bir şekilde bulacaklardır.

 Mustafa Sabri Efendi’nin eserlerinin neredeyse tümü reddiye kitaplarıdır. Çünkü kendisinin ifadesiyle bunu bir görev addetmiştir: Şimdiye kadar arz edilmiş olduğu üzere, mesleklerinin esasında mantıksızlık veyahut ciddiyetsizlik görmekten hali kalmadığım yeni din ıslahatçıları tarafından neşir sahasına konulan eserlerin dikkatle takibini İslamiyetin selametine hizmet namına kendim için acizane bir vazife bildim"[1]

 Bu sebeple henüz Türkiye’de iken yazdığı Dini Müceddidler kitabı Haşim Nahit Bey’in Türkiye İçin Necat ve Îtilâ Yolları isimli kitabına, Yeni Müctehidlerin Kıymeti İlmiyyesi, Kazanlı Musa Bigiyef’in Rahmet-i İlahiyye Burhanları isimli cehennem ve azabının ebedi olmadığı meselesini işlediği kitaba, Kur’an Tercümesi Meselesi kitabı Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde ortaya çıkan Kur’ân’ın Türkçe’ye tercüme edilmesi meselesinde gördüğü yanlışlara bir reddiye olarak yazılmıştır. Mustafa Sabri Efendi’nin en önemli reddiyeleri ise Arapça olarak yazdığı Mevkıfu’l akl ve’l İlm ve’l âlemi Min Rabbi’l Âlemîn ve Ibêdihi’l Mürselîn isimli dört ciltlik kitabıdır. Bu kitabı Mısır’a hicretinden sonra oradaki ilim adamları ve yazarlarda gördüğü sapmalara karşı yazmıştır.

 Mustafa Sabri Efendi sadece ilmi ve düşüncesiyle değil, doğru bildiklerini savunmada sebatkârlığı, bu uğurda dünyevi anlamda kaybettiklerini dikkate almaması, tevazusu, yüksek ahlakı ile de öne çıkan şahsiyetlerdendir. Mevkıfu’l Akl kitabının mukaddimesinde babasına hitaben yazdığı şu satırlar onun hem mücadelesi hem de asaleti hakkında söylenebilecek her şeyin özetini vermektedir:

"Babamın ruhuna hitap ederek diyorum ki:       

Emeklerinin en büyüğünü bana hasretmiştin. Allah, sana ve valideme rahmet eylesin. Kadıncağız, Cenab-ı Hakkın rızası umulan her şeyde sana ortak olarak, müsabakaya girişircesine gayret gösterirdi. Henüz çocukluğumdan gençliğime intikal günlerinde, Anadolu şehirleri arasında, ulemasıyla meşhur Kayseri’ye gitmeme izin vermeye ve bu izne senin de onayını elde etmeye, ben, onu senden evvel ikna etmiştim.

Evet, senin en büyük emelin ilim tahsiline çalışmam, ulemay-ı din’den bir hoca olmamdı. Bu isteğin gerçekleşmesi hususunda menhûmeyni gölgede bırakacak bir arzu ile sarsılıyordun, hatta memleketimiz Tokat’tan İstanbul’a gelip de, Devlet-i Osmaniyye zamanında, Kahire’deki Ezher-i Şerif gibi ilme sahne olan, rüşdiye-i ilmiyyesi, Ezher’in bugünkü haline kat kat fâik bulunan Fatih Câmiinde, beni 22 yaşında derse çıkmış görünce, bazı tanıdıklarına: Kayseri’den sonra, İstanbul’da tahsile devam için benden izin istemişti. Gelmiş, burada ruus almış ve kürsi-i tedrise oturuvermiş… Bence gerekli olan: En azından otuzuna kadar ilim tahsiline devam etmesiydi…” demiştin. Baba, Allah sana rahmet eylesin…. İlmî müktesabâtımı azımsamakta gerçi sen haklıydın. Fakat ben, kaderin bu hususta gösterdiği isticalin sır ve hikmetini, sonra karşılaştığım pek mühim vekâyi-i hayatı tetkik ederek anladım.

Senin memnuniyetsizliğine bâis olan ikinci bir sebep de hükümet maaşıyla tedrisde bulunmam idi. Müstakbel ailemin medarı maişetini temine kifayet edecek bir servet sahibi olmamana rağmen, hükümetten para almama canın sıkılıyordu. Buna nazaran hiç şüphe etmiyorum ki, Devlet-i Osmaniyye’de Makam-ı Meşihat’ı İslamiyyeyi ihraz ettiğim gün de hayatta olsaydın, indinde mevkice itibarım artmaz ve rızana nail olmazdım.

Lâkin, Şeyhülislam ve mebus olmazdan evvel ve olduktan sonraki devrelerde, günlük gazetelerde ve mecmualarda, memlekette yaygın zulüm ve tahribe ve fısku fücûra müeddi siyasete karşı verdiğim mücadelede, milletin adap ve ahlakını ve sair mümeyyizatı kavmiyyesini müdafa gayesiyle, sülüs-i asra ulaşan bir hayat-ı mücadele yaşamakta ve bu uğurda çeşit çeşit zorluklar ve müzahime maruz kalmak gibi, bağlı bulunduğum ilkelerimden ayrılmaktansa, memleketten ayrılıp iki defa hicrete atılmakta bir beis görmemekte, bu arada sürgünde ikamet cezasına da çarpılarak, nihayet bütün bu ehval ve melale uğrarken, dünya hayatının zevk ve sefasından mahrumiyetine ait bir pişmanlık hissi duymayan evlad şehametinde görseydin, eminim ki rıza ve istihsanınla, beni mutlaka vayedar eylerdin…(razı ve hoşnut olduğunu gösterirdin)            

Makarrı hicretimde, ahiren cihad-ı siyasime tari olan iztırari tevakkuf üzerine, ilmi ve dini cidale (cihada) hasr-ı nefs ettiğim son senelerimde yazdığım ve içinde münevver bir Müslümanın akide-i diniyyesini siyanetle, asrın mefsedet cereyanları muvacehesinde mukavemet için muhtaç olduğu ve ihatası lazım geldiği mesail-i imiyye ve felsefiyyeyi ve bu uğurda şark ve garbın ahya ve emvatından birçok rical-i ilim ve edeple münakaşalarımı havi olarak atıldığım tarik-i cidalde, telifi sadedinde kullandığım yabancı lisanla seyrinde sendeleyen kalemimle de münakaşaya mecbur kaldığım bu kitap, ümid ederim ki, gönlünü alacak, nail-i merzatın olacak, tahsil-i ilimden sonra benden beklediğin hedefe isabetimi isbat edecek ve ben bu mazhariyetimle rızay-ı ilahiyi de tahsil etmiş olacağım."[2]

 Mustafa Sabri Efendi’nin hasımları elde kayda değer bir delil olmadan O’nun İngiliz muhipliğinden bahsetmektedir. Fakat üstadın siyasi konuları ele aldığı kitaplar okunduğunda her satıra sinmiş bir İngiliz muhalefeti olduğu görülecektir: İngilizler’in ahlakî vaziyetlerine dair, vâkıf bazı zevattan ara sıra işittiğimize göre, İngilizlerin hükûmetleri, ecanible “ dab” denilen hayvandan daha mekkâr, tilkiden daha kurnaz, kurttan daha bozguncu bir tarz-ı muameleye sülûk etmesine rağmen, efradı, kendilerine mensup olmayanlarla, muhâlaatkârâne idare-i münasebet ederlermiş. Fakat benim reyimce, bir milleti, intihab-gerdesi olan hükûmetten daha sadık bir tabirle kimse temsil edemez. Bahusus, o hükümet hür bir intihabla mevki‘a gelmiş bir parlementer hükümet olursa…

Böyle bir İngiliz hükümeti, hile ve hud’ayı kendi milletinden değilse, başka hangi hükümeti örnek tutarak, tahsil ve tetebbu’ etmiştir? Daha mekkârı (hilekar) görülmeyen o hükümet, belki o hile ve hud’aları şeytandan öğrenmiştir. [3]

Yine aşağıdaki mısralar dolayısıyla da tenkitler yöneltilmektedir.

"Ben de aynıyla reddedip Türk'ü, / Attım üstümden en elîm yükü.. / Tevbe yarabbi tevbe Türklüğüme!..

Beni Türk milletinden addetme!.."

 Fakat Şeyhülislam bu mısraları Lozan muahedesiyle vatanları haricinde yaşamaya mecbur bıraktığı 150 Türkiyeliyi vatandaşlıktan çıkarma kararı sonrasında bir tepki olarak yazmıştır.[4] Fakat işin hakikatinde Şeyhülislam Orta Asya’dan Balkanlar’a değişik coğrafyalarda bin yıl İslam’a hizmet eden Türklerin asil bir ferdidir. Onun asıl meselesinin Türklerle ve Türklükle olmadığı erbabına malumdur. Hatta Mustafa Sabri Efendi’nin ilmi şöhretini Doğu’dan Batı’ya yayan “Mevkıfu’l Akl……” isimli eseri, asıl olarak Şeyhülislam’ın tarihte Türklerin İslam’a hizmetlerini anlatmak için yazmaya başladığı bir makaleden doğmuştur.[5] Farzı muhal O’nun Türklükten gerçekten istifa ettiğini kabul etsek dahi, o Türklerin de bir parçası olduğu büyük İslam Ümmetinin asil bir ferdidir. Ömrünü İslam’ın inanç, ibadet, ahlak, devlet boyutlarının savunmasıyla geçirmiş büyük bir ilim, fikir ve dava adamıdır. Onun bu inanç ve fikir mücadelesi ve direnişinin zamanımızdaki cahil muhaliflerince anlaşılmasa bile geçmişteki akıllı muhaliflerince bilindiği kitaplarda kayıtlıdır. Sıkı bir İttihat ve Terakki muhalifi olan Şeyhülislam İttihatçılar yönetimi ele geçirince ülkeden kaçar ve Romanya’ya gider. Fakat orada ittihatçılar tarafından yakalanır ve İstanbul’a getirilir. Enver Paşa’nın bulunduğu Harbiye Nezaretine getirilir. Buradaki beş saatlik müzakereden sonra Şeyhülislam idam kararı beklerken sürgün kararı çıkar. Çünkü Enver Paşa şöyle diyerek idam kararı vermemiştir: “Bu adamı idam etmeye kıyamam. Mücadelesini inancı ve fikri uğruna yapıyor. Yalnız bu günlerde, buralarda durmasın. Bir yerlere sürelim. Sorun bakalım: Sinop’a mı yoksa Gemlik’e mi gider?”[6]

 Bizim çok ilgilendiğimiz bir konu olmamakla birlikte Mustafa Sabri Efendi muhaliflerinin bilgi/cehalet seviyesini göstermesi açısından Murat Bardakçı’nın aşağıdaki yazısına da bakılabilir:

http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1715706-cehaletin-de-bir-siniri-var-idam-fetvalarini-durrizade-vermistir

 

[1] Şeyhülislam Mustafa Sabri, Dini Müceddidler, Sebil Yayınları, İstanbul, 1994, s. 30

[2] Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır Ulemasıyla İlmî Münakaşaları, Gül Neşriyat, Trc: İbrahim Sabri, Latinize Eden: Osman Erdem, İstanbul, 2005, S.9

[3] Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır Ulemasıyla İlmî Münakaşaları, s.17, Mustafa Sabri Efendi’nin İngilizler hakkındaki mülahazaları için bkz: Hilafet ve Kemalizm

[4] Şeyhülislam Mustafa Sabri, Hilafet ve Kemalizm, , Yayına hazırlayan, Sadık Albayrak, Araştırma yayınları, İstanbul, 1992, 2. Baskı, s.199

[5] Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır Ulemasıyla İlmî Münakaşaları, S.64

[6] Üstad Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar-2, Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, Kaynak Yayınları, İzmir, 2007, s. 45