Hz. İsa’nın Göğe Kaldırılışı ve Nüzûlu Meselesi

Mustafa Sabri Efendi’nin el-Kavlu’l Fasl kitabını tercüme etmiştik. Fakat yayın sürecinin uzaması nedeniyle kitabın içindeki önemli bölümlerden birisi olan ve günümüzde de tartışılmaya devam eden Nuzûl-u İsa ile ilgili bölümünü yayımlamayı uygun gördük.

Burada ele almak istediğimiz önemli bir husus, er-Risâle dergisinin, 462. sayısında yayımlanan Şeriat Fakültesi Dekan Yardımcısı (Vekîl Külliyyeti’ş-Şerîa) ve Büyük Âlimler Kurulu (Hey’et-i Kibâri’l-Ulemâ’) üyesi Şeyh Şeltût’un, Ortadoğu İngiliz Orduları Genel Komutanlığı’ndan Abdülkerim Han’ın İsa aleyhisselâm’ın göğe yükseltilişi ile ilgili olarak Ezher Şeyhliği’ne göndermiş olduğu bir soruyu cevapladığı makaledir. Belki de soruyu soran kendi mezhebini desteklemek için Ezher’den fetva almak isteyen Hindistanlı bir Kâdiyâni[1] idi. Belki de Ezher Şeyhliği de Ezher’den iki Arnavut Kâdiyâni öğrencinin kovulması kararını veren Büyük Âlimler Kurulu’nun kararını uyguladığı için biraz da olsa pişman olduğundan soruyu kurul üyelerinden biri olan makalenin yazarı Şeyh Şeltût’a yönlendirmiştir ki, onun kendisine yönlendirilen meseledeki Kâdiyânilik temayülünü yakında öğreneceksin.[2] Şeyhin cevabı kendinden önceki müfessirlerin söylediklerinin aksine İsa aleyhisselâm’ın canlı olarak yükseltilmediği, yeryüzünde öldüğü ve ruhunun yükseltildiği yönündedir. Canlı olarak yükseltilmesi doğru olmayınca, Şeyh’in “âhad haberler üzerine inanç konuları inşa edilemez” hüccetine dayanarak sayılarının çokluğuna rağmen itimat etmediği hadislerde geçtiği gibi, âhir zamanda tekrar nüzûlü de hükmünü yitirmektedir.

Şeyh Şeltût, Hz. İsa’nın Allah’a yükseltilişi konusunda müfessirleri hatalı bulduğu gibi, onun nüzûlünü kıyamet alametlerinden sayan Usûlu’d-dîn/İlm-i Kelam âlimlerini de hatalı bulmuştur. Şeyh Şeltût ile müfessirler, mütekellimler ve muhaddisler arasındaki ihtilaf, mucizeleri inkâr ve kabulde, aralarında Şeyh Şeltût’un da bulunduğu inkârcılarla, içlerinde tefsir, hadis ve kelam ehlinin de bulunduğu kabul edenler arasındaki bir hilafa dönmektedir. Mucizelere inanmayan kimsenin varacağı nokta, mucizeler hakkında varid olan hadisleri, ravileri ne kadar çok da olsa sübûtlarında şüphe oluşturarak, ayetleri de manalarını anlamsız yorumlarla tevil ederek reddetmektir. Bu reddetmenin sebebi hadislerin, hadis âlimleri tarafından bilinen hadis tenkidi yollarıyla gerçekten sabit olmayışı veya ayetlerin delâletlerinin zâhir[3] olmaması değil, bilakis inkârcının kalbinde yerleşmiş olan ve onu, nerede geçerse geçsin mucizeleri ve gaybla ilgili diğer konuları inkâra iten kökleşmiş bir inançtır.

            Bu kitabımızın[4] başlarında, mucize inkârcılarına hadislerin sıhhatinde şüphe oluşturmayı ve ayetleri anlamsız tevillere tabi tutmayı kolay kılan bu hastalığın kaynağından bahsetmiştik. İsa aleyhisselâmın yükseltilmesi ve kıyametten önce yeryüzüne nüzûlü mucizesini kabul etmeyen Şeyh Şeltût’un aklı, muhaddislerin onun nüzûlü hakkında rivayet ettikleri yetmiş hadiste yalan söylediklerini kabul edebildiği gibi kelamcıların o hadisleri İsa aleyhisselâmın nüzûlünü kıyamet alametlerinden saymada dayanak kabul etmelerinde ve müfessirlerin de Hz. İsa’nın yükseltildiğine delâlet eden iki ayetin ve nüzûlüne delâlet eden iki ayetin manasını anlamada hata ettiklerini kabul edebiliyor. Hata edenler karşısında isabet eden, yalancılar karşısında doğru söyleyen ise Şeyh Şeltût’un kendisi oluyor.

Yukarıda ismini zikrettiğimiz kitabımızın başında bu meseleyle ilgili pek çok şey yazmış fakat Hz. İsa’nın yükseltilişi ve nüzûlu hakkındaki ayetleri incelemeyi daha uygun bir mahalle ertelemiştik. Şimdi deriz ki:

Şeltût, İsa aleyhisselâmın durumu hakkında Yahudi ve Hıristiyanların değil de materyalistlerin düşüncesinde olduğu için Müslümanların “Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gibi gösterildi.”[5] (Nisâ, 4/157) ayetinden edinilmiş akidelerine itiraz etmeyip, “Bilakis Allah onu kendisine yükseltmiştir.”[6] (Nisâ, 4/158) ayetine dayanan akidelerine karşı çıkmıştır. Bu Şeyh daha önce de şeytanın, yaşayan, Kur’ân’da zikredilen fiilleri yapan ve o fiillere uygun vasıflarla nitelenen bir şahıs olarak varlığını inkâr etmişti. Şeltût’un şeytanın varlığına inanmasının önündeki engel, Hz. İsa’nın aleyhisselâm yükseltilmesi ve nüzûlünü kabul etmesinin önündeki engel ile aynıdır. Bu engelden kasıt hissî tecrübelerle[7] ispatı mümkün olanlar dışında hiçbir şeyi kabul etmeyen materyalist modern bilimdir. Materyalist bilime olan inançları Allah’ın Kitabına ve Peygamber’in sünnetine olan inançlarından daha fazla olanlar nazarında peygamberlerin kevnî mucizelerinin vukuunu ve şeytanın varlığını kabul etmelerini engelleyen bu mâni onların, peygamberliğini dâhilikle değiştirerek Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğini savunmalarına da engel olmaktadır. Buna göre ne Kur’ân hiçbir teville manasını ihlal etmeye cesaret edilemeyen Allah’ın kitabı, ne de hadisler de olanca kolaylıkla yalanlamaya cesaret edilemeyen Resulullâh’ın hadisleri olmaktadır. Eğer inkârcı Şeyh’in İsa’nın yükseltilmesi ve nüzûlünü inkâr edişinde gizli sebepler olmasaydı ve yükseltilmesi hakkındaki iki ayete ve nüzûlü hakkındaki hadislere o gizli sebeplere bağlı kalmaksızın tarafsız bir bakışla bakıp düşünseydi, bu düşünmesi onu Müslümanların İsa’nın (aleyhisselâm) yükseltilişi ve âhir zamanda nüzûlüne olan inançlarını kabul etmeye götürürdü. Ben Şeyh’in Hz. İsa’nın ref‘ ve nüzûlünün üzerine bina edildiği ayet ve hadislerin yerine kendilerine tutunduğu teveffî ayetlerinde de bunların vukûuna engel teşkil eden herhangi bir mâni görmüyorum.

“Bilakis Allah onu kendisine yükseltmiştir.”[8] ve “ve seni kendime yükselteceğim.”[9] (Âl-i İmrân, 3/55) ayetleri Şeyh’in iddia ettiği gibi bütün peygamberler ve bahtiyarlar hakkında genel olan ruhun yükseltilmesi olmayıp İsa’ya (aleyhisselâm) has olan özel bir yükseltilme olduğunda zâhirdir. “Bilakis Allah onu kendisine yükseltmiştir”[10] ayetinin “Oysa onu öldürmediler ve asmadılar”[11] ayetinin peşinden gelmesi, yükseltmenin onun söylediği anlamda değil bizim söylediğimiz anlamda olduğuna kat‘î olarak delâlet etmektedir. Zira Şeyh’in tefsir ettiği şekliyle “Onu öldürmediler. Bilakis Allah onun ruhunu kendisine yükseltti” sözünde, bu tefsire göre, nefyedilen katletme ile isbat edilen yükseltme arasındaki zıtlığın makul bir tarafı bulunmadığı için muciz olan nazma layık bir mana yoktur. Çünkü ruhun yükseltilmesi, öldürülmemesi ve asılmaması ile uyumlu olduğu gibi, öldürülmesi ve asılmasıyla da uyumludur. Dolayısıyla nahivcilerin[12] nefiy[13] ya da nehiyden[14] sonra gelen “بَل” (bilakis) kendisinden sonrasını, kendisinden öncesinin mana olarak zıttı yapar açıklamalarına aykırı olarak, “بَل” (bilakis) kelimesinden sonrası öncesiyle zıt olmamaktadır. Onun canlı olarak yükseltildiğini inkâr eden Şeyh’in bu itiraza cevap verecek mecali yoktur.

Şeyh’in kendilerine tutunduğu teveffî ayetlerinde ise, İsa’nın (aleyhisselâm) öldürülmesi ve çarmıha gerilmesinin reddedilmesinin Allah’a yükseltilmesiyle tamamlanmasının bizim görüşümüzü desteklemedeki gücüne denk ya da ona yakın bir şekilde, onun görüşünü destekleyen bir şey bulunmamaktadır. Çünkü teveffî’nin zihne ilk gelen aslî anlamı, Şeyh’in zannettiği gibi can alma (imâte) değil, bir şeyi tam olarak almak ve kabzetmektir.[15] Yani teveffî ve istîfâ’ dilde aynı manadadır. Muhtâru’s-Sıhâh’da şöyle demektedir: “Hakkını istîfâ etti ve hakkını teveffî etti [hakkını tam/eksiksiz olarak aldı] aynı anlamdadır.”[16] Ancak ruhun alınması anlamında olan can alma (imâte), teveffî’nin mutlak ve tam almak anlamında olmasından dolayı hem onun hem de başkalarının kapsamında bulunan türlerinden bir türdür. İşte Şeyh Şeltût’un, kendilerinden Hz. İsa’nın canlı olarak göğe yükseltilmesinin anlaşılması gereken Kur’ân ayetlerinin tefsirindeki hatasının ya da mugâlatasının kaynağı budur. Çünkü Şeltût bu kelimenin genel aslî anlamından habersiz bir şekilde, insanların sadece bu anlamda kullanıyor olmalarına bakarak, teveffî’nin anlamının imâte (can alma) olduğunu zannettiği gibi, Kur’ân’ın Hz. İsa’nın teveffî’sine delâlet eden ayetlerde onun öldüğünü bildirdiğini zannetmiştir. Dolayısıyla Şeltût, bu zannına binaen sanki “öldürüldükten sonra onun canlı olarak yükseltilmesinin yeri yoktur” demiştir. Ancak o, lügatlere müracaat etseydi, imâte’nin (can almanın) teveffî’nin ikincil anlamı olduğunu görürdü. Hatta Zemahşerî Esâsu’l-Belağa’da onun bu manasını “Mecâzdan olarak” sözünden sonra zikretmiştir.[17] Daha önce söylediğimiz gibi, teveffî’nin Arapça bilenlerin zihinlerine ilk gelen aslî anlamı, bir şeyi tam olarak almaktır. Yoksa o ruhu almaya özel bir ifade değildir.

            Nitekim bizzat Kur’ân imâte (can alma) ve diğer anlamları içine alan teveffî’nin anlamını kendisi tefsir etmiştir:Allah, insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır.”[18] (Zümer, 39/42) Bu ayet “tam olarak almak” olan teveffi’l-enfüs’ün (canların teveffîsinin) türlerinden ölüm ve uyuma durumundaki iki türü de kapsamaktadır. Eğer teveffî’nin anlamı, imâteyle (can almakla) sınırlı olsaydı ayetin manası şöyle olurdu: “Allah canları öldüklerinde öldürür ve ölmeyenlerinkini de uykularında öldürür.” İlki hâsılın tahsili, ikincisi de vakıanın aksinedir. Yine birincisinde ölüm halinin, ruhun bedenden ayrılması değil öldürülmesi hali olması gerekir. Yine bundan “O odur ki sizleri geceleyin kendinizden geçirir alır, bununla beraber gündüz kazandıklarınızı bilir tutar” [19] (En‘âm, 6/60) ayetindeki teveffî’nin manası anlaşılır.

Bu tahkik üzerine Allah Teâlâ’nın, “Ey İsa, şüphesiz ki seni vefat ettireceğim. Seni kendime yükselteceğim ve seni inkârcılardan temizleyeceğim.”[20] (Âl-i İmrân, 3/55) ayetinin manası “Ben seni bu yeryüzündeki âlemden alıp kendime yükselteceğim” olmaktadır. Allah’ın “Seni vefat ettireceğim” (مُتَوَفِّيكَ) sözünden sonra gelen “ve seni inkârcılardan temizleyeceğim” sözü de onun teveffî’sinin manasının imâte (canını alma) olmadığına dair ek bir delildir. Çünkü kâfirleri bırakıp İsa’yı öldürerek onu kâfirlerden temizlemesi, kendisine canlı olarak yükseltmesindeki temizleme gibi onu şereflendiren bir temizleme değildir. Öyleyse Allah Teâlâ’nın “Şüphesiz ki seni vefat ettireceğim. Seni kendime yükselteceğim ve seni inkârcılardan temizleyeceğim” (Âl-i İmrân, 3/55) sözlerinin tümü tek bir durumun beyanı içindir. Bu üç haber, aralarında zamansal bir öncelik ve sonralık olmaksızın birbirlerini tefsir etmektedir. Çünkü atıf vâv’ının tertibe delâlet etmediği bilinmektedir. Dolayısıyla Şeyh Şeltût’un iddia ettiği gibi eğer “Seni vefat ettireceğim” (مُتَوَفِّيكَ) sözünden “Senin canını alacağım” (مُمِيتُكَ) ve “Seni yükselteceğim” (رَافِعُكَ) sözünden de “senin ruhunu yükselteceğim” manası murad edilseydi, ikinci söz kendisine ihtiyaç duyulmayan fazla bir söz olurdu. Çünkü Allah’ın peygamberlerinden kıymetli bir peygamber olan İsa’nın (aleyhisselâm) ruhunun, o öldükten sonra Rabbine yükseltilmesi bahsedilmeye gerek dahi olmayan bilinen bir şeydir. Bilakis eğer ayetteki ilk sözü, yani “Seni vefat ettireceğim”i (مُتَوَفِّيكَ), “seni öldüreceğim” (مُمِيتُكَ) manasına hamletseydik o da kendisine ihtiyaç duyulmayan fazla bir söz olurdu. Zira bütün nefislerin ölümü tadacağı ve her nefsi de Allah’ın öldürdüğü malumdur. Allah insanlardan veya peygamberlerden kime senin canını alacağım demiş ki? Allah Teâlâ’nın “Seni vefat ettireceğim” (مُتَوَفِّيكَ) sözünden “Senin canını alacağım” (مُمِيتُكَ) manasını anlayan Şeyh bunu düşünmüyor mu acaba? Ancak mana, onu düşmanlar değil de Allah öldürecek olursa bundan murad onu düşmanlarının katletmesinin nefyedilmesi olur. Bu anlamda ise Allah’ın onun canını alacak oluşu, Yahudilerin katletmesiyle çelişmemektedir. Çünkü eceli gelen herkesin, hatta katledilerek ölenlerin de canını alan Allah’tır. Bu yüzden müfessirlerden çoğu “Seni vefat ettireceğim” (مُتَوَفِّيكَ) ayetine, Allah’ın onun ecelini müstevfi olup ecel-i müsemmasına ertelediği dolayısıyla düşmanlarının onu öldürmeye gücü yetmediği anlamını vermişlerdir.

Benim nazarımda bu tefsirde de, teveffî’nin anlamı, imâte (can alma) anlamına değil, bizim yaptığımız gibi istîfâ’ (الاِسْتِيفَاء) anlamına râcidir. Fakat teveffî (التَوَفِّي) ve istîfa’ (الاِسْتِيفَاء) bir şeyi almanın tam olması manasındandır; vermenin tamamlanması manasında değil. Dolayısıyla Allah, İsa’nın (aleyhisselâm) ecelini müstevfî değildir. Müstevfî olan İsa’nın kendisidir. Allah ise müveffîdir. Yani ecelinin tamamını vericidir. Bu tefsiri yapanlar teveffî (التَوَفِّي) ile iki mef‘ûle müteaddî[21] olan tevfiye’yi (التَوْفِيَة) birbirine karıştırdılar –garip olan onların arasında Zemahşerî’nin de bulunmasıdır- ki bu açık bir dil hatasıdır. Bu tefsirde aynı zamanda müteveffî (vefat ettiren) ve hitap zamiri arasında bir muzâf[22] takdiri bulunmaktadır. Öyle ki, Allah, “Şüphesiz ben seni vefat ettireceğim” (إِنِّي مُتَوَفِّيكَ) yani “Seni alacağım” (مُسْتَوْفِيكَ) buyurmuştur; “Ecelini alacağım” (مَسْتَوْفِي أَجَلِكَ) değil. Dolayısıyla buraya, eceli ilave etmek nass üzerine ziyadedir. Bunun gibi Hz. İsa’nın bizzat kendisinin yükseltilmesini beyan eden iki ayete “ruh”u ilave etmek de Allah’ın sözünü mansûs olan zâhir mananın aksine zorlamak için Şeyh Şeltût tarafından yapılan bir nass üzerine ziyadedir. Bu ziyade, Allah’ın “Seni yükselteceğim” (وَرَافِعُكَ) sözünde hitap zamiri ve yükselten arasında mananın “Ruhunu yükselteceğim” olmasıyla hilâf-ı zâhir olsa da, “bilakis Allah onu kendine yükseltti” (بَل رَفَعَهُ اللهُ إِلَيْهِ) ayetinde hilâf-ı zâhir olmaktan daha şiddetlidir. Yani “بَل” (bilakis) edatının sonrasının, yani “Allah onu kendine yükseltti” (رَفَعَهُ اللهُ إِلَيْهِ) sözünün, kendinden öncesinin, yani “Onu katletmediler” (وَمَا قَتَلُوهُ) sözünün zıddı olması gerektiği kuralını bozduğu için esas itibariyle caiz değildir. Çünkü bu yükseltmenin, yani ruhun yükseltilmesinin İsa aleyhisselâm hakkında zikredilmeye değer bir durum olmaması bir yana, daha önce de söylediğimiz gibi ruhun yükseltilmesi ayetin nefyetmeye itina gösterdiği öldürme hali ile de uyumludur. Hatta “Senin canını alacağım” (مُمِيتُكَ) anlamında olması halinde“Seni vefat ettireceğim” (مُتَوَفِّيكَ) sözünün, zikredilmesinin bir anlamı bulunmamaktadır. Sonra bu can alma hangi zamanda gerçekleşmektedir? Eğer şimdiki zamanda olmuşsa yani bu ayetten hemen önce zikredilen, İsa’ya (aleyhisselâm) düşmanlarının tuzak kurduğu zamanda olmuşsa, Hz. İsa’yı hayatı konusunda teskin etmesi beklenen bu söz, amaca uzak hatta amaca zıt olmaktadır. Çünkü bu sözde Hz. İsa’nın düşmanlarının tuzaklarının onu katletmek suretiyle gerçekleşeceğine, Allah’ın da onun ruhunu kabzedeceğine dair zımni bir itiraf vardır. Acaba Şeyh Şeltût Allah’ın Hz. İsa’yı canlı olarak göğe yükselttiğini inkâr ettiği gibi düşmanlarının Hz. İsa’yı öldürmediklerini de mi inkâr ediyor? Eğer onun öldürülmesi uzak gelecekte ise teskin makamının, yükseltilmenin canlı olarak yükseltilme olmasını gerektirdiği gibi, bunun da tasrihini gerektirse de ayette buna dair herhangi bir açıklama yoktur. Dolayısıyla onun uzak gelecekte öldürüleceğine dair herhangi bir tasrih yoktur. Buna binaen “Şüphesiz ben seni vefat ettireceğim” (إِنِّي مُتَوَفِّيكَ) sözünün “senin canını alacağım” anlamında olması konuya uzak, hatta konudan tamamen farklıdır. Hatta Türkçe yeni büyük tefsir sahibi büyük âlim Küçük Hamdi’nin[23], İsa’nın canının alınmasının (imâte) Hıristiyanların Mesih’i tanrılaştırma fikrini reddetmek için zikredildiği şeklindeki yorumu[24] da, bu reddin teskin/rahatlatma makamı olan bu makama uzak olmasından dolayı bu itirazın çürütülmesinde bir fayda sağlamaz. Benden önce kimsenin zorunluluğunu fark etmediği ve benim de “Şüphesiz ben seni vefat ettireceğim” (إِنِّي مُتَوَفِّيكَ) ayetinin tefsirinde muttali olduğum zorunluluk hakkındaki düşüncem, “Seni vefat ettireceğim” (مُتَوَفِّيكَ) sözünün, her türlü zorlama ve itirazdan salim olan, seni tam bir şekilde alacağım manasına hamledilmesidir.

Buna Mâide Suresi’nin ayetindeki teveffî’yi kıyas et: “Allah, kıyamet günü şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, Allah’ı bırakarak beni ve anamı iki ilâh edinin, dedin?” İsa da şöyle diyecek: “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarım. Hakkım olmayan bir şeyi söylemem benim için söz konusu olamaz. Eğer ben onu söylemiş olsaydım, elbette sen bunu bilirdin. Sen benim içimde olanı bilirsin, ama ben sende olanı bilemem. Şüphesiz ki yalnızca sen gaybları hakkıyla bilensin. Ben onlara, sadece bana emrettiğin şeyi söyledim: “Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.” Aralarında bulunduğum sürece onlara şahit idim. Ama sen beni içlerinden aldığında [beni vefat ettirdiğinde], artık üzerlerine gözetleyici yalnız sen oldun.”[25] (Mâide, 5/116-117) Buradaki “Sen beni vefat ettirdiğinde” (فَلَمَّا تَوَفَّيْتَن۪ي) sözünün manası beni onların arasından aldığında ve onlarla ve arzî âlemleriyle bağımı kopardığında demektir. Binaenaleyh onun teveffî’sinden murad imâte (can alma) suretiyle değil yükseltme suretiyle almadır. Nitekim daha önce teveffî’nin lügatte ve Kur’ân’ın kullanımında ikinci türden almaya, yani canın alınmasına özel olmadığını öğrenmiştin.

Buraya kadar bahsettiklerimiz, İsa’nın (aleyhisselâm) yükseltilmesiyle alakalı olarak Kur’ân’da geçenlerin tafsilatıdır. Kur’ân’da, zikredilen bu ayetlere ilave olarak, iki ayet daha vardır ki onlardan Hz. İsa’nın âhir zamanda nüzûl edeceği anlaşılmaktadır. O halde tıpkı nüzûl hadislerinde olduğu gibi söz konusu iki ayette de Hz. İsa’nın daha önce yükseltilmiş olduğuna dair iki delil vardır. Dolayısıyla mesele Şeyh Şeltût’un, “Hz. İsa’nın yükseltilişi hadisesine Kur’ân’da delil yoktur. O halde yükseltilişi sâkıt olduktan sonra ise nüzûlüne mahal yoktur” şeklinde tevehhüm ettiği gibi değildir. Bilakis iki ref‘ ayeti –ki bunların zikri daha önce geçti- ve şu iki nüzûl ayeti birbirlerini desteklemektedir: “Kitab ehlinden hiç kimse yoktur ki ölümünden önce, ona iman edecek olmasın. Kıyamet günü, o onların aleyhine şahit olacaktır.” [26] (Nisâ, 4/159), “Şüphesiz o, kıyamet için bir bilgidir.” [27] (Zuhruf, 43/61). Hz. İsa’nın âhir zamanda yeryüzüne inişini inkâr eden şeyh Şeltût, tıpkı iki ref‘ ayetindeki zikrettiğimiz ve onun görüşü olan sadece ruhun yükseltilmesiyle uyum göstermeyen karinelere bir cevap bulamadığı gibi, uzak zorlamalara başvurmadan bu iki nüzûl ayetine de bir tevil bulamayacaktır.

Buraya kadar konu hakkında söylediklerimizden Müslümanların itikat ettiği anlamda İsa’nın (aleyhisselâm) yükseltildiğinin Kur’ân’da beş defa geçtiği ortaya çıkmıştır: İki ref‘ ayetinde[28] sarâhaten, iki nüzûl ayetinde iktizâ[29] ve onu kâfirlerden temizleme ayetinde[30] ise telmîh yoluyla.

Sen istersen onlara, Allah Teâlâ’nın onun hakkındaki “ve mukarreblerdendir”[31] (Âl-i İmrân, 3/45) sözünü de ekleyebilirsin. Bu sözde onun mukarreb meleklerin mahalline yükseltildiğine işaret vardır. Hatta “Dünyada da, ahirette de vecîhtir”[32] (Âl-i İmrân, 3/45) ayetinde de buna işaret vardır. Çünkü vecîh, zülcâh (şan, makam, mevki sahibi) anlamındadır. Dünyada zülcâh oluşuna ise göğe yükseltilmesinden daha büyük bir gösterge yoktur. Allah Teâlâ’nın onun düşmanları hakkındaki şu sözü Hz. İsa’nın Allah’a yükseltilmesi hususundaki Kur’ân’ın delillerini sekize ulaştırmaktadır: “Onlar tuzak kurdular. Allah da tuzak kurdu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.”[33] (Âl-i İmrân, 3/54)

İlginçtir ki Şeyh Şeltût bir kez daha vakıayı tekrar tersine çevirmiştir. Binaenaleyh o Hz İsa’nın canlı olarak göğe yükseltilmesinin, Allah tarafından ona tuzak kuran düşmanlarına kurulmuş bir tuzak olduğunu inkâr ederek, tuzak ayetinden göğe yükseltilme karşıtı bir delil çıkarmaya çalışmıştır! Ona göre Allah’ın, onların peygamberine kurdukları tuzaklarına galip gelen tuzağı, Hz. İsa’nın imâtesi (canının alınması) ve ruhunun Allah’a yükseltilmesiyle gerçekleşmektedir; canlı olarak yükseltilmesiyle değil. Sanki Allah, düşmanlarının ona karşı yapmak istediğini uygulamaya sokmuş ve onlar katletmeden önce onu katletmiş veya onların Hz. İsa’yı katletme isteklerini onun canını almak (imâte) suretiyle gerçekleştirmiştir. Hâlbuki bu durumda Allah onlara tuzak kuran değil, onların yardımcısı olmaktadır!

            Peygamberini canlı bir şekilde göğe yükseltmek suretiyle düşmanlarının onu öldürme çabalarını boşa çıkararak onlara tuzak kurmaya nisbetle bu yorumun garipliğine de bir bakın! Aslında Allah’ın onlara kurduğu tuzağın tamamı “Oysa onu ne katlettiler, ne de çarmıha gerdiler”[34] (Nisâ, 4/157) sözünden sonraki “Fakat onlara öyle gibi gösterildi”[35] (Nisâ, 4/157) ifadesinde zikredilmiş olmasına rağmen Şeyh bunu tamamen görmezden gelmiştir. Kur’ân’ın Hz. İsa hakkındaki, “Oysa onu ne öldürdüler, ne de çarmıha gerdiler”[36] (Nisâ, 4/157), “Bilakis Allah onu kendine yükseltti” (Nisâ, 4/158) ifadelerinden eğer İsa’nın canlı olarak Allah’a yükseltilmesi anlaşılmıyor da Şeyh Şeltût’un ısrarlı bir şekilde iddia ettiği gibi ruhunun yükseltilmesi anlaşılıyorsa, o zaman birinin çıkıp şöyle demesi mümkün olmaktadır: “Kur’ân Mesih’in katledilmiş ve çarmıha gerilmiş olduğunu kesin bir şekilde reddetmiyor. Çünkü ruhunun Allah’a yükseltilmiş olması onun, düşmanları tarafından öldürülmüş ve çarmıha gerilmiş olmasıyla çelişmemektedir. Bu şekilde düşmanlarının Hz. İsa’yı ne öldürüp ne çarmıha gerdikleri sözü boş söz kabilinden olmaktadır. Bu söz tıpkı birinin bir insanı katlettikten sonra mahkemede: “Onu ben katletmedim. Ruhunu da kabzetmedim. Onun ruhunu ancak Allah kabzetti!” demesi gibidir.” Hevası kendisine Hz. İsa’nın ref‘i mucizesini inkâr etmesini emreden bu tevilin sahibi olan Şeyh Şeltût eğer Kur’ân’ın Allah kelamı olduğunu unutmamış/farkında olsaydı, Hz. İsa’nın katledilmesi ve çarmıha gerilmesini kabul etmeyişinin ancak gülünç bir kıymeti olmasından kendisini korurdu!

Modern dönem yazarları ve Ezher âlimleri içinden onlara uyanları, Peygamberlerin kevnî mucizelerini ve bu mucizeler dışında, Hz. İsa’nın göğe yükseltilişi ve nüzûlü, şeytanın varlığı gibi evrenin yasalarına aykırı olan olayları kabul etmekten alıkoyan ve bu aykırılığı sebep göstererek konu hakkındaki hadisleri yalanlamaya ve ayetleri tevile zorlayan esas mâni hakkında, bu bölümün başında, gayba iman etmeyen modernist yazar ve âlimlerin şüphelerini gidermek için daha öncesinde harcamadığımız gibi bir çaba harcayarak yeteri kadar açıklama yaptık.

 

[1] Mirza Gulâm Ahmed Kādiyânî (ö. 1908) tarafından kurulan Hindistan kaynaklı bir dinî harekettir. Gulâm Ahmed 1891 yılında, aldığı vahiy ve ilhamlara göre Îsâ b. Meryem’in diğer nebîler gibi tabii bir ölümle öldüğünü, Allah’ın kendisini hıristiyanların ve müslümanların beklediği mesîh ve mehdî olarak gönderdiğini söyledi. Bu konudaki görüşlerini arka arkaya yayımladığı Fetĥ-i İslâm (baskı yeri yok, 1891), Tavżîĥ-i Merâm (baskı yeri yok, 1891) ve İzâle-i Evhâm (baskı yeri yok, 1891) adlı kitaplarında açıkladı. Bu açıklamalara göre Hz. Îsâ çarmıhta ölmemiştir. Öldü sanılarak mezara konduktan sonra kendine gelmiş ve yaralarını merhem-i Îsâ denen bir ilâçla iyileştirip İncil’i yaymak ve özellikle kayıp “on İsrâil koyunu”nu aramak üzere Keşmir’e seyahat etmiştir. Keşmir’de 120 yaşlarında ölmüş ve Srinagar’da gömülmüştür. Âhir zamanda gelmesi beklenen Mesîh Îsâ b. Meryem değil yaratılış bakımından ona benzeyen Muhammed ümmetinden bir kimse olacaktır. Müslümanların beklediği mesîh ile mehdî aynı kişi olup bu da Mirza Gulâm Ahmed Kādiyânî’dir. Cilt:24, s. 137, TDV İslam Ansiklopedisi, Ethem Ruhi Fığlalı

[2] Büyük Âlimler Kurulu kendi aralarında mezkûr iki öğrencinin durumunu müzakere ettiklerinde/görüştüklerinde Peygamberimizin (sav) son peygamber olduğunu inkâr edenin küfrüne fetva vermede, konu hakkında vârid olan hadis ve oluşmuş icmayı ta‘n ederek Kurul’dan ayrı düşen ve tereddüt edenler olduğunu işittim. Allah Teâlâ’nın “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ahzâb, 33/40) ayetinin delâleti bu konuda kat‘îdir. Ben bu aykırı üyeye şüzûzâtında/aykırılıklarında bu kitabın mukaddimesinde (cilt 1, sayfa 456-462) cevap verdim/çürüttüm. Şimdi de diyorum ki eğer Şeyh Şeltût’un Büyük Âlimler Kurulu’na iltihâkı, o iki öğrencinin derslere katılması meselesinden daha sonra olmadıysa ilk akla gelen o aykırı üyenin o olduğudur.

[3] Zâhir, manasının anlaşılması için harici bir karineye ihtiyaç duyurmayacak şekilde bu manaya açık olarak delalet eden, fakat tevil ve tahsis ihtimaline açık bulunan ve kendisinden çıkarılan hüküm sözün asıl sevk sebebi olmayan lafızdır. (Zekiyyüddin Şaban, İslam Hukuk İlminin Esasları, 369)

[4] el-Kavlu’l-Fasl (Çev.)

[5] وَمَاقَتَلُوهُ وَمَاصَلَبُوهُ وَلَكِن ْشُبِّهَ لَهُمْ

[6] بل رفعه الله إليه

[7] Hissi tecrübe için açıklayıcı bir dipnot ekle. Ya da metinde deney ve gözlem olarak ver.

[8] بل رفعه الله إليه

[9] وَرَافِعُكَ إِلَيَّ

[10] بَل رَّفَعَهُ اللّهُ إِلَيْهِ

[11] وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ

[12] Arapça dil bilgisi (sentaks) uzmanları. (Çev.)

[13] Olumsuzluk. (Çev.)

[14] Yasaklama. (Çev.)

[15] et-Tevfiye’nin manasının da, başkasının bir şeyi tamamen almasını sağlamak olması gibi. Nitekim Allah Teâlâ, “Ancak Allah’ı yanında bulur da Allah onun hesabını tastamam verir”(Nûr, 24/39) ve “Sabredenlere mükâfatları elbette hesapsız olarak verilir.” (Zümer, 39/10) buyurmuştur.

(حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْـًٔا وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُ)

(إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ اَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ)

[16] “واستوفى حقه وتوفاه بمعنىً” (Muhammed b. Ebî Bekr er-Râzî, Muhtâru’s-Sıhâh, 304)

[17] Zemahşerî, Esâsu’l-Belâğa, II, 348.

[18] اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا

[19] وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُم بِاللَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُم بِالنَّهَارِ

[20] إِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ

[21] Müteaddî fiil, Arap dil bilgisinde mef‘ûle (nesne diyebiliriz) geçişli olan fiili ifade eder. (Çev.)

[22] Arap dil bilgisinde isim tamlamasının iki öğesinden biri olan muzâf Türkçedeki tamlayana karşılık gelmektedir. (Çev.)

[23] Müellifin kastettiği şahıs Hak Dini Kur’ân Dili tefsirinin sahibi olan Elmalılı Hamdi Yazır’dır. Kendisinden icazet aldığı hocası Kayserili Mahmud Hamdi Efendi’den ayırmak için hocasından Büyük Hamdi, kendisinden de Küçük Hamdi diye bahsedilmiştir. Kendisi de yazılarında bu imzayı kullanmıştır. Bkz. Yusuf Şevki Yavuz, “Elmalılı Muhammed Hamdi”, DİA, XI, 57.(Çev.)

[24] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili,

[25] وَاِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُون۪ي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِحَقٍّۜ اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُۜ تَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْس۪ي وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَۜ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ ﴿116﴾ مَا قُلْتُ لَهُمْ اِلَّا مَٓا اَمَرْتَن۪ي بِه۪ٓ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۚ وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَه۪يدًا مَا دُمْتُ ف۪يهِمْۚ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَن۪ي كُنْتَ اَنْتَ الرَّق۪يبَ عَلَيْهِمْ” (سورة المائدة، 116-117)

[26] وَاِنْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ بِه۪ قَبْلَ مَوْتِه۪ۚ (سورةالنساء، 159)

[27] وَاِنَّهُ لَعِلْمٌ لِلسَّاعَةِ (سورة الزخرف، 61)

[28] Nisâ, 4/158 ve Âl-i İmrân, 3/55. (Çev.)

[29] Nisâ, 4/159 ve Zuhruf, 43/61 (Çev.)

[30] Âl-i İmrân, 3/55. (Çev.)

[31] و من المقربين

[32] وَجيهًا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ

[33] وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ۟

[34] وَمَاقَتَلُوهُ وَمَاصَلَبُوهُ

[35] وَلَكِن ْشُبِّهَ لهم

[36] وَمَاقَتَلُوهُ وَمَاصَلَبُوهُ

Mütercim: Muhammet Uysal - Yasir Beyatlı