Özbekistan Notları

Günümüz Özbekistan’ı asırlarca İslam Medeniyeti’nin özellikle ilmî ve irfanî tarihinde büyük önemi olan toprakları içinde barındırıyor.

Harezm bölgesi, Semerkand, Buhara, Fergana Vadisi ve Tirmiz bu ülkenin sınırları içerisinde. Sâmânîler, Karahanlılar, Timurlular, Şeybaniler ise buralara hakim olan devletlerden bazıları. Buralarda doğmuş ilim ve irfan adamlarının sadece isimleri yazılsa sayfalar tutacaktır. Tefsir, Fıkıh, Hadis, Tasavvuf ve Kelam gibi dini ilimler yanında Felsefe, Tıp, Astronomi, Matematik vb. ilimlerde bu topraklarda üretilen ilmin hacim ve derinliği erbabına malumdur.  İslam ilim tarihi bu topraklarda yazılmış dersek yanlış bir şey söylemiş olmayız.

Bende genel olarak Orta Asya, özelde ise Semerkand ve Buhara’yı görme iştiyakı üç yıl önce Kurban vesilesiyle yaptığım Pakistan ziyaretinden sonra kütüphanede tesadüfen karşılaşıp okuduğum Baburname ile başlamıştı. Hindistan’daki son Türk devletinin kurucusu Babur Han’ın dünyada yazılmış en iyi günlük kabul edilen Baburname’sinde topladığı anılarını okudukça hem Hindistan’a hem de onun emir olmak için çok uğraştığı, hatta bu uğurda Safevilerle işbirliğine dahi gittiği Semerkand’a ve o bölgeye var olan ilgin daha da arttı.

Geçen Ramazan ayında üniversiteden hocam olan Dr. Din Muhammed aradı ve “Seninle Özbekistan’a gidelim.” dedi, ben de “Gideriz inşallah” dedim. Sonra üstadın sesi çıkmadı, hoca herhalde vazgeçti diye düşündüm. Arefe’den bir gün önce tekrar arayıp “Özbekistan’a gidiyor muyuz? dedi. Ben de,  “Ben memlekete annemin babamın yanına geldim, artık olmaz, Kurban’da gideriz” dedim. Kurban’da gitmek için bir plan yaptık. Hoca’nın Rusya üzerinden gitme planı vardı, sonra Türkiye üzerinden gidelim diye kararlaştırdık. Kurban Bayramı Arefesinden bir gün önce Cuma günü Üstad İstanbul’a geldi. Sabah havaalanından aldık kahvaltı için bizim eve geldik. Cuma namazını kıldıktan sonra ben de eşyalarımı aldım, hep birlikte Eyüp Sultan’a gittik. Hoca İstanbul’a her gelişinde ilk önce Eyüp Sultan’a gider. Hocayla kalp krizi geçirip ardından açık kalp ameliyatı geçirdiği 2015 yılından beri İstanbul’a gelmediği için yüz yüze görüşmüyorduk. Özbekistan gezisi bu açıdan hem hocayla görüşmek hem de oraları hocayla birlikte gezmek açısından bir fırsat oldu. Eyüp Sultan ziyaretinden sonra ikindi namazını da orada kıldık. Hoca ailesiyle bir arkadaşın evine geçti, akşam yemeğinde Saray muhallebicisinde buluşup oradan havaalanına geçmek için anlaştık. Gece saat 10 civarı havaalanındaydık. Pasaport ve diğer işlemlerden sonra içeri geçince hoca hemen adeti olduğu üzere İngilizce iki kitap satın aldı. Yolda okuruz dedi. Biri 16 Euro idi diğerini hatırlamıyorum.

Uçağımız Taşkent için yarım saat gecikmeli olarak Cuma’yı Cumartesi’ye bağlayan gece saat 1’de havalandı. Zannedersem bu gecikme bavul ticareti yapan yolcuların kapıda birikmesinden kaynaklanmıştı. Özbekler genelde bavul ticareti yapıyor, birçok kişi fazla yüklerini bize vermek istedi ama korkup almadık. İnsanlara yardımcı olmak güzel ama işte insan içinde istenmeyen bir şey falan var mı acaba diye çekiniyor. Yanımdaki koltukta oturan kadın da bavul ticareti yapıyormuş bana hemen Özbeklerin çantalarını aldınız mı dedi. Yok, almadım dedim, niye almadın yardım etseydin dedi. Kadın kendisi de birkaç kilo fazla yük geçirebilmek için ayaklarına koli bandıyla çantaları bağlamış, taytları falan üst üste giymiş.

Cumartesi Sabah 7’de Taşkent’e indik. Havaalanındaki banka bürosunda önce paramızı bozdurup Özbek somu aldık. 1 dolar 8900 Özbek somu yapıyor (10- 08- 2019) Yine havaalanında iletişimin kolay olması için Turizm bilgilendirme ofisinde yerel bir sim kart aldık. Uçakta konuştuğum bazı Özbekler Bayram olduğu için trenlerde falan yer bulunmayacağını söylediler. O yüzden tren gibi seçenekleri aramadan 7 kişilik özel bir araba tutup Semerkand için yola çıktık. ((200 dolar fakat normal fiyatı 150 dolar. Bayram yoğunluğundan dolayı fiyatlar yüksekti.) Yol yaklaşık olarak 5 saat çekiyor. Yolun bir kısmı güzel, bir kısmı inişli çıkışlı. Yol boyunca tarlalar hep ekiliydi. Buralarda genelde pamuk tarlaları var. İkindi namazı civarında Semerkand’a ulaştık. Otelimiz Bibi Hanım camisiyle komşu olan Bibi Hanım oteli. Ahşap bir bina ve iki kattan oluşuyor. Sanki eski bir konağı andırıyor.

Kahvaltı yapılan teras ise tam olarak Bibi Hanım camisine bakıyor.  Booking.com’dan yer ayırttığımız için biraz fazla ödeme yaptık. Normalde iki kişilik oda 70, 3 kişilik oda 80 dolarmış. ( Otel, yemek ve ulaşım fiyatlarını gitmek isteyenler için bir fikir olsun diye özellikle kaydediyorum.) Yemekleri otelin yanındaki restoranda yiyorduk. Fiyatlar normal. Genelde bir porsiyon yemek fiyatı 3-4-5 dolar arasında değişiyor. Yemekten sonra otele geçtik, yorgunluktan Hoca yattı, biz hocanın çocukları Muhammed ve Ahmed’le akşam Registan Meydanına gittik. Orada Timur’un torunlarından olan büyük ilim adamı Uluğ Bey’in adıyla müsemma olan Uluğ Bey medresesi ve birbirine bakan iki medrese daha var. Ama gece olduğu için girmedik. Ertesi gün gelip hem fotoğraf çekeriz hem de gündüz gözüyle gezmiş oluruz diye düşündük.
Ertesi günkü bayram namazı için önce İmam Buhari’nin mezarının olduğu camiye gidelim dedik, fakat orası biraz dışarıda olduğu için taksi bulamazsınız o saatte dediler. Ben de en yakın cami nerde diye sordum, Şah-ı Zinde isimli cami var dediler. Otele yürüyerek on dakika imiş.

Sabah namazını otelde kılıp Şâh-ı Zinde Camiinde bayram namazı için yola çıktık. Yürüyerek on dakikada vardık. Merdivenler de dahil olmak üzere her yer doluydu. Misafir olduğumuzu anlayan bir cami görevlisi bizi içeride cami görevlilerinin olduğu yerde bir yer bulup oraya oturttu. Namazdan sonra bizim için bir sürpriz oldu. Meğer Şah-ı Zinde Camii Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in amca oğlu olan Kusem b. Abbas’ın medfun olduğu cami imiş. Bunu öğrenince çok sevindik. Kompleksin en üstündeki yerde medfun olduğu mekanı ziyarete çıktık. Din Muhammed Hoca kalp ameliyatından sonra ayak ve dizleri çok rahatsız olmasına rağmen o da çıktı.
 
Hocaya “Beni kınayabilirsin ama Kusem b. Abbas’ı ilk defa duyuyorum” dedim. Hoca ben biliyordum ama burada medfun olduğunu bilmiyordum dedi. Kusem (r.a.) hakkında Hz. Peygamber’in “Bana hem yaratılışta hem ahlakta en çok benzeyen Kusem’dir.” diye hadisi varmış. Hoca, benim Ezher’de garip ve ilginç haberleri yazdığım bir defter vardı, oraya Kusem b. Abbas’ı kaydettim, çünkü Peygamber Efendimizin cenazesini yıkayanların içindeydi dedi. Kusem b. Abbas hem cenaze yıkayanların içinde imiş hem de Hz. Peygamber’i kabre koyan sahabi imiş.

Kabirleri ziyaret edip dua ettikten sonra çıkarken Caminin imamını da ziyaret ettik. Oğlu Başakşehir’de yaşıyormuş. Yaşlı bir adam, vaazı güzeldi, tane tane konuşuyor. Arapça da konuşuyordu. O yüzden Din Muhammed Hoca ile tatlı bir sohbet oldu.
Daha sonra Cami’den çıkıp Otele geçtik, Bibi Hanım Camisine muhteşem turkuaz kubbelerine bakarak bir kahvaltı yaptık. Kahvaltı’dan sonra Registan meydanına gidip dün girmediğimiz Uluğ Bey medresesi ve diğer medreselere girdik. Medreseler yapı olarak muhteşem, fakat aynı zamanda mahzun. Buralar müze adı altında bir alışveriş merkezine dönüştürülmüş. Ama Allah’tan garip şeyler satılmıyor, genelde Özbekistan’a has hediyelik eşyalar var. Medreselerdeki odaların giriş kapılarının küçük olmasına Hoca ilim adamına tevazu öğretmek için odalara girişi eğilerek girecek şekilde yapmışlar dedi. İsteselerdi giriş kapıları gibi büyük yapabilirlerdi. Odaların her birinin üstündeki süslemelerde ilimle ilgili ayetler ve hadisler nakşetmişler.

Semerkand ve Buhara’daki Camii ve medreselerin göz kamaştırıcı muhteşem tezyinatları hakkında çok şey yazmıyorum. Bu bilgileri internetten bulup okuyabilir hatta sanat ve mimari yönünden özelliklerini öğrenebilirsiniz. Burada kaydettiğimiz notlar bu bölgeye gitmek isteyip pratik bilgilere ihtiyaç duyanlar için daha faydalı olacaktır.
Medreseleri dolaştıktan sonra bir araba tutup İmam Buhari Hazretlerinin kabrine gittik. Registan’a yarım saat kadar bir mesafede. Gidiş geliş 120.000 som ( yaklaşık 14 dolar) alıyorlar. Türbenin etrafı panayır gibi, satıcılar genelde kadınlar. Başörtüsü, takke, tespih ve yiyecek satıyorlar. Baya da ziyaretçisi vardı. Halk çok rağbet ediyor. Diğer türbelere göre buranın ziyaretçisi oldukça fazla.  Türbe oldukça büyük bir bahçenin içine yapılmış. Altında gölgelenecek büyük çınar ağaçları da var. İmam Buhari’nin taş mezarının üzerinde “Kim bizden bir şey duyup da duyduğu gibi onu başkasına aktarırsa Allah onun yüzünü güldürsün. Nice bir söz duyan insanlar olur ki onlar sözü anlatandan daha iyi anlayabilirler.” Mealindeki hadisin Arapça’sı işlenmiş. Burada türbelerde genel olarak birkaç Hoca oluyor, halk bunlara Kur’an okutup dua ettiriyorlar.

Gitmek isteyenler için buradan 80 km. ilerde Sebiz (yeşil) şehir varmış ama biz vakit sorunundan dolayı oraya gitmedik. Registan meydanına döndük geldik. Öğle yemeği için restorana gittik. Bu gezide Hocanın ailesi de olduğu için vakitlerin büyük kısmı yemek için harcanıyor. Ben tek olsam yemeklere harcanan vakti biriktirir ve başka bir şehri daha, mesela Hive şehrini gezmeye harcardım. Kahvaltıdan sonra çıkar öğle yemeğini ekmek üzüm falan geçiştirir akşamı saat 10’da yiyecek şekilde ayarlardım. Günde en az üç saat kazanılabilirdi bu şekilde. İnşallah bir daha gidersem öyle yaparım.

Akşam yemekten sonra tekrar geziye çıktık. Hoca halkın yaşamını merak ediyordu, şehrin merkezine ve mahalli dükkanlara gidelim bir bakalım dedi. Oralarda dolaşırken belki birinin işine yarar diye bazı otellere fiyat sorduk, gecelik 15- 25 ve 30 dolara oteller var. Hem de meydanda. Herkesin parasına göre kalma imkânı var.
Ertesi gün Buhara’ya gitmek için yine bir minibüs tuttuk. Semerkan’dan Buhara’ya da 150 dolar alıyorlar. Ben sabah biraz erken kalkıp Registan Meydanının arka sokaklarında kalan İmam Maturidi hazretlerinin kabrini ziyaret ettim.

Otele dönünce, Dr. Din, Kusem b. Abbas’ın kabrini tekrar ziyarete gidelim dedi. Bu sefer gittiğimizde giriş paralıydı. 25.000 som (3 dolar) alıyorlar. Özbeklere ise 1000 som. Burası büyük bir kompleks. İçinde bir cami, birçok ilim ve siyaset adamının kabirleri, muhteşem mimari yapılar ve Kusem b. Abbas’ın medfun olduğu yer var. Bir tür açık hava müzesi. 

Kabre çıktığımızda dün bayram namazında bizim için yer bulup oturtan cami görevlisi ordaydı. Sonra kabrin kilitli olan kapısına geldi. Ben de kapıyı açmanız mümkünse içeri girelim dedim. Nasip olacakmış ki tamam dedi ve 10 dakika izin verdi. Hoca buna oldukça sevindi. Ben de sevindim tabi. Eyüp Sultan hazretlerinin kabrine giremiyorduk burada nasip oldu elhamdülillah.

Otele döndüğümüzde Buhara’ya gideceğimiz arabanın şoförü erkenden gelmiş orada bekliyordu. Hazırlanıp 12 civarı yola çıktık. Şoför iyi biriydi, ismi Tulkin (dalga anlamındaymış). Semerkand’dan Buhara’ya yaklaşık 4 saatlik yol var. Yolda kırk çınar denilen bir restoranda yemek yedik. Ciddi ilk Özbek pilavını burada yemiş olduk. Bu Fergana usulü pilav dediler. Buralarda pilav her zaman olmuyor. Özellikle akşam yemeğinde pilav satan bir restoran bulamazsınız. Şoförümüz bu restoranda çalışan birini tanıdığı için önceden aradı biz ulaşıncaya kadar hazırladılar. Yemek yiyip yola çıktıktan sonra Tilkan abi bize, “yolda Abdulhalik Gucdüvanî’nin kabri var sizi oraya götüreyim yarın tekrar gelmiş olmayın” dedi, tamam dedik. Abdülhalık Gucdüvani’yi ziyaret ettikten sonra Buhara takriben 50 km. Gucdüvan’ın başka bir özelliği daha var: Babur Han bir daha Semerkand’ı ele geçirme hayallarini kuramadığı yenilgiyi burada almıştı. 1512 yılında Gucdüvan’da Şeybanilere yenilince artık Hindistan fethine yöneldi ve bu topraklarla bağı tamamen koptu.

İkindi civarı Buhara’ya ulaştık. Makdisi, H. 4. Yüzyılda yazdığı coğrafya kitabında Buhara’da ekilmedik bir karış toprak olmadığını söylüyor. Biz de yolda her tarafın Pamuk tarlaları, üzüm bağları ve elma ağaçlarıyla dolu olduğunu gördük. Demek ki toprağı işleme konusunda insanların tabiatı değişmemiş. Otelimiz Hovli Poyon isimli bir otel. İki kişilik oda 60, üç kişilik oda 80 dolar. Bibi Hanım oteli gibi bu da eski ahşap bir yapı ama güzel, insanı rahatsız edecek bir durum yok. Soğuk otel lobileri yerine burada bir miktar çerezle birlikte yeşil çay içebileceğiniz döşek serilmiş büyük kanepeler var. Sahibinin Fransızlarla bir ilişkisi varmış, o yüzden Fransız turistler çoktu.  Oteldeki görevli Hive’li bir arkadaştı, ismi Norbeg. Bana sürekli yahşı mısın, canlı mısın? diyordu. Hive’de insanlar yahşı mısın yerine canlı mısın dermiş.

Otele vardıktan sonra namazları kıldık, Din Muhammed Hoca bugün hemen Şah’ı Nakşibendiyi ziyaret edelim hemen dedi. Yarın ederiz dedim, yarın tekrar gideriz dedi. Hoca’yı buraya getiren en önemli sebeplerden biri Nakşibendi Hazretlerini ziyaret etmek olduğu için olsa gerek hemen oraya gitmek istedi. Akşam namazından sonra çıktık. Türbe Şehre 12 kilometre imiş. İki tane taksi tuttuk. 30 bin soma gidiyorlar, 30 bine geliyorlar. Taksilerin birinin şoförü olan Şevket biraz medrese okumuş, Yedi Pîr dedikleri Nakşibendi büyüklerinin hepsini biliyormuş. Ooo tamam sen bizim adamımızsın, yarın oraları gezdir bize dedik, tamam dedi. Anlaştık 9’da çıkıp hepsini gezecektik. Yedi Pirler dedikleri Nakşibendi büyükleri şunlar: Abdülhâlık Gucdüvani, Arifi Rivegeri, Mahmud İncirfagnevi, Ali Romitani, Muhammed Baba Samasi, Seyyid Emir Külal ve Şahı Naşibend Muhammed Bahauddin Hazretleri. Elhamdülillah hepsini ziyaret ettik, Yasin okuduk, dualar ettik. Dr. Din bize de bolca dua etti.

Buhara’dan Taşkent için uçak bileti aldık. Trenle gitmek işimize gelmedi. 5 kişilik uçak biletini 210 dolara aldık. Gece saat 9.40’da idi uçağımız. O yüzden sabah 11 civarı çantaları odadan çıkarıp resepsiyona koyduk, kendimiz akşama kadar dolaştık. İlk önce dün akşam Muhammed’le gittiğimiz Kalon Camii dedikleri camiye gittik. Ulu Cami anlamında. Bunun önünde bir de Minare-i Kalon dedikleri ihtişamlı bir minare ver. Cengiz Han camiyi yıktırmasına rağmen burayı yıktırmamış.
 
Rivayete göre Cengiz Han Karahanlılar zamanında yapılan bu minarenin önüne gelince minareye bakmak için kafayı bir kaldırmış başındaki şapka düşmüş. Çünkü oldukça uzun ve ihtişamlı bir minare. Demiş ki başımdaki şapkayı düşüren bu minareyi yıkmayacağım. Ama Camiyi yıktırdığı söyleniyor. Hatta caminin iç giriş kapısı önünde camide şehit edilen 400 kişinin toplu mezarı var. Fakat bunları caminin önündeki görevliden duyduk, tarihi sabitesi hakkında bir bilgim yok. Bunun için kitaplara müracaat etmek gerekir. Minarenin ait olduğu cami, yani Kalon Camisinin ilk temelini de Kusem b. Abbas’ın attığını söylediler. Kalon Camisinin karşısında yine muhteşem bir yapı olan Miri Arap medresesi var. Medresenin içinde görevli bir hacı abi orada medfun bulunan Mir Arab’ın Yemen’den geldiğini ve Emiri Arab anlamında olduğunu söyledi. Onun mezarının karşısında ise Mir Arab’ın öğrencilerinden Buhara Emiri Ubeydullah medfun. Zannedersem Şeybanilerdenmiş.
Burada Şeybani etkisi çok. Bahauddin Nakşibendi hazretlerinin mezarının yanında da Şeybaniler mezarlığı var.
Mir Arab ve Kalon Camiini ziyaretten sonra otele geçip oradan da havaalanına gittik.
Unutmadan kaydedelim, tarihi yapılar açısından düşünüldüğünde Buhara’da Samanilerden kalmış tek yapı olan İsmail Samanî’nin mezarı ve Bolo Havuz Camii görülmesi gereken yerlerdendir.
            
15 Ağustos akşam saat 10.30’da Taşkent’e indik. Bizi hem turizm işi yapan hem de Türkiye ile bağlantılı başka ticari faaliyetleri olan Hurşit Bey karşıladı. Kendisi mütevazi ve nazik bir insan. Sabah 4’te Türkiye’den misafirler geleceği için fazla konuşamadık. Fakat genel olarak Taşkent’te ziyaret edebileceğimiz yerler hakkında bilgi aldık.
Taşkent’te gezmek için sadece bir günümüz var. Cuma namazını kılmak için Çarsu pazarının yanındaki Kukeldaş medresesine neredeyse bitişik olan camiye gittik. Ezandan bir saat önce camide Kur’an okunuyordu. İnsanlar da camiye akıyordu. 45 dakika kala vaaz başladı ve yarım saat kala cami tamamen doldu. Vaazın ana konuları Şükür ve sabırdı. Bir de sahte selefilere reddiyeler vardı. Burada da Kur’an Müslümanlığı yaygaraları başlamış ki imam vaazda onlara da değindi. İlginç bir tevafuk olarak 2007’de Şam’a gittiğimde Cuma hutbesinin konusu yine şükürdü. Üstad Buti’den nefis bir Şükür hutbesi dinlemiştik. Burada da vaaz konusu şükürdü. İnşallah hakkıyla şükredenlerden oluruz.

Cumadan sonra son sünneti kılmadan bir kişi bile camiden çıkmadı. Bu da çok ilginç. Cami cemaatinin çoğunun başında takke vardı.
Cumadan sonra yemek için güzel bir yer sorduk. Camiye beş dakikalık mesafede Reyhan lokantasını tavsiye ettiler. Gerçekten çok güzel bir lokantaydı ve fiyatlar da oldukça uygundu. Taşkent’e gelenlere burada yemek yemelerini tavsiye edebilirim. Yemekten sonra Çarsu pazarına geldik. Burası önceden bütün Maveraünneh’rin ticaret merkeziymiş. Gerçektende pazarda her şey var. Fiyatlar Buhara’ya göre oldukça uygun. Burada onlarca çeşit ekmeğin satıldığı bir yer varmış ama vakit olmadığı için oraya gidemedik. Böyle şeylere meraklı olduğum için aslında görmek isterdim. Ekmekçilerin bazılarını Cuma namazı çıkışında caminin önünde görmüştük.

Burada pek çok ayrıntısını atladığımız bir Özbekistan gezisi böyle geçti. Velhasılı Kelam vakti ve parası olanlar için Özbekistan gidilip görülmesi gereken bir yer. İnsanlarla hiçbir sorun yaşamadık. Taksicilerle de öyle. Zaten burada ulaşım çok ucuz. Size bir taksici fazla fiyat söylese en fazla 2-3 dolar fazla fiyat söyleyebilir. Özbekistan’da gece geç saatlere kadar hayat devam etmiyor. Saat 11’de lokantaların çoğu kapanıyor.

Özbekistanlı yetkililer Buhara’daki yedi pir adı verilen Nakşi büyüklerinin kabirlerini restorasyona almışlar. Her birinin yanında bir otel var. Bahâuddin Nakşibendi Hazretlerinin mezarının oraya da çok büyük bir otel yapılıyor. Belki bir yıl sonra Özbekistan’a Nakşi büyüklerini ziyarete giden biri Bahâuddin Nakşibendi Hazretlerine komşu olan otelde kalabilecek. Bu arada belki başta yazmamız gereken bir bilgiyi burada kaydetmem gerekiyor: Özbekistan turizm amaçlı gelen Türk vatandaşlarından vize istemiyor. Vizesiz bir aya kadar kalabilirsiniz. Tek yapmanız gereken kaldığınız otellerden orada kaldığınıza dair belge alıp gerekirse bunu polislere ibraz etmek. Yine de zaman zaman kuralların değiştiğini göz önünde bulundurarak gitmeden önce T.C. Dışişleri Bakanlığı Taşkent Büyükelçiliğinin websitesindeki bilgileri kontrol etmek.

Benim açımdan bu gezinin güzelliği, hem Din Muhammed Hoca ile bazen tasavvuftan, bazen felsefeden bazen İslam ilim tarihinden bazen de Müslümanların yaşadığı sorunlar ve onlardan nasıl kurtulabileceğimizi konuşma imkânı bulabildiğim hem de hala kitaplarını okuduğumuz ve etkilerini hissettiğimiz ilim ve irfan sahiplerine ev sahipliği yapmış olan ve hem Türk hem İslam tarihi açısından büyük devletlerin anavatanı olan bu toprakları görmek oldu.