Pakistan - Yine ve yeniden
İnsanoğlu yaşlandıkça hatıralara daha fazla değer veriyor ve yine hafızanın zayıfladığını gördüğünden hatıraları kaydetmeye de daha istekli oluyor. En azından bende böyle bir haleti ruhiye var. 2010 yılında kesin dönüş yaptığım Pakistan’a geçen yıl kendisinden kısa bir müddet de olsa geleneksel tıp talim ettiğim Üstad Emced Hasan’ın aniden rahatsızlanması sebebiyle gitmiştim. Bu yıl da geçen yılın devamı olarak tekrar gitmek nasip oldu. Hem de giderken eş dostun Pakistan halkına hediye olarak gönderdiği kurbanları götürdüm.
Pakistan bayramı bir gün yaptığından dolayı bu yıl çifte bayram yapmış olduk. Türkiye’de bayramın birinci günü olan Cuma günü akşam saat 8’deydi uçağım. Gece saat 3’te ulaştık Pakistan’a. Yani bayram sabahı. Uzun bir süreden beri dostluğumuz olan Bahauddin geldi beni almaya. Havaalanında yağmurlu bir sabah karşıladı beni. Bahaüddin’in dediğine göre gün boyu yağmur yağmış. Öğrencilik yıllarımdan hatırlarım Pakistan’a Kurban bayramının ilk günü yağmur yağar genelde. Bu yüzden arkadaşla Allah (cc.) yine bayramın ilk günü yağmurunu yağdırdı ama Pakistanlılar bayramı gününde yapmadılar diye espiri yaptık.
Yağmurun bereketiyle bayramın birinci günü ne sıcak ne de Pakistan’ın o ağır rutubeti vardı elhamdülillah.
Sabah saat 11 civarı kurbanları kesmek için hareket ettik. İlk kurbanı G-7/4 da kestik. Ferid Hoca’nın ablasının evi var orada. Oradan da Ferid Hoca’nın medresesine geçtik. İki büyükbaş kurbanı da orada kestik. Ferid Hoca “birini halka dağıtacağım diğerini medreseye bırakacağım” dedi. Ben de “öyle yapma, ikisinin etini birbirine karıştır bir kısmını halka bir kısmını medreseye bırak, bütün hissedarlar hem halka hem medreseye bırakılan kurbandan sevap alsın” dedim. Kurbanlarımız oldukça büyüktü, Ferid Hoca kurbanları piyasadan yüzde 20 daha ucuz almış. Allah razı olsun hayır işlerinde gayretli. Arkadaşın en önemli özelliği pek çok yardım faaliyeti yapmasına rağmen bunları reklam yapmaması ve maişetini bu işlerden kazanmayıp bilakis cebinden harcamalar yapması. Bu yüzden geçen yıl bana “ bu zamanda iş yapmak kolay, ama Allah’ın yaptığımız işleri kabul edip etmediğini bilmiyoruz. Dua et yaptığım işler Allah’tan kabul görsün” demişti. Evet, bugün yardım faaliyeti diye yapılan işlerin çoğunda riya ve dünyevi menfaatler karıştığı için Allah kabul ediyor mu ben de emin değilim. Yani bir şeyler yapılıyor ama yapılanlar Allah’tan kabul görüyor mu? Onu bilemiyoruz.
Ertesi gün Lahor’da keseceğimiz kurban için gitmem gerekiyordu. Fakat araba kiralayan şirketler bayramda çalışmıyormuş. O yüzden otobüsle yetişmemiz çok zor olduğu için (bayramın üçüncü günü kesilmesi gerekiyordu) gidemedim. Kesim işini Bera’ya havale ettim. Boşluktan istifade ederek o gün Srilanka’lı Abdülmelik’i ziyaret ettim. Dr. Din sebebiyle Srilankalılarla özel bir bağımız var.
Gece geç saatlerde Abdülmelik’ten döndüğümde dostumuz Müddessir aradı. O da bayram tatili için Katar’dan Lahor’a annesinin yanına gelmişti. Onunla sözleştik, ilk önce ona uğrayacaktım sonra da birlikte Şeyh Emced’in yanına gidecektik. Fakat bu arada aklıma bir şey geldi. Yıllar önce Babür İmparatorluğu sultanlarından Nureddin Cihangir’in mezarına gitmiştim. O zamanlar yanımızda fotoğraf makinası olmadığı için mekanı fotoğraflayamamıştım. Bazen Pakistan hakkında yazılar yazdığım için bu yazılarda kendi çektiğim fotoğraflarımı kullanmak için oralara gidip fotoğraf çekmek istedim. Sadece Cihangir’in değil Delhi Türk Sultanlığı kurucusu Kutbuddin Aybek ve Evrengzib’in yaptırdığı Padişah Camisini de fotoğraflamak istedim. Müddessir’e bunu söyledim, geleceğim ama beni gezdireceksin dedim. Tamam dedi. Anlaşmamıza göre İkindi civarı Lahor’a ulaşacaktım ve biraz dinlenip bazı yerlere gidecektik, kalanları da ertesi gün gezecektik. Çünkü gezeceğim yerlerin bir günde bitirilemeyeceğini söyledi. 11 civarı İslamabad’dan Dawo şirketinin otobüsü ile hareket ettim. Pakistan’da ulaşım sektörü baya gelişmiş. Önceden Dawo buranın en büyük ve en kaliteli firmasıydı. Şimdi ise rakipler çıkmış. Bizim gece yolculuklarında sabaha kadar son ses Hint müziği dinleyerek yolculuk yaptığımız Niyazi Travel da otobüsleri Dawo kalitesine getirmiş ve o eski pespayeliğinden kurtulmuş.
Yolda giderken ilginç bir şey oldu. Otobüsteki hostes içecek ikramından sonra okumamız için dergi dağıttı. Ben de biraz karıştırdım. Dergide çok ilginç şeyler vardı. Bir tanesi de Lahor’da bulunan Vezir Han camisini ve yanındaki hamamı tanıtıyordu. Fotoğraflarından çok ilginç geldi. 15 sene Pakistan’da kaldım böyle bir muhteşem caminin varlığını duymamışım. Hemen burayı da ziyaret edilecek yerler listesine aldım. Saat dört civarında Lahor’a ulaştım. Müddessir motorsikletle geldi beni eve götürdü. Hafif bir yemek yedik üstüne dudpati (sütlü çay) içtik ve hemen yola çıktık. Trafik yoğunluğundan sebebiyle arabayla gitmemizin çok zor olmasından dolayı yine motorla yola çıktık. Önce Çuburciye uğradık. Oradan Kutbuddin Aybek’in mezarına gittik. Kutbuddin Aybek Anarkali pazarının oralarda. Müddessir bana farklı bir hikaye anlatmıştı ama sonra kitaplardan öğrendiğime göre Sultan Aybek, Delhi Türk Sultanlığının kurucusuymuş. Erken dönemlerde Türklerin Lahor’daki varlığını gösterdiği için önemli bir yerdi. Fakat mekânla çok ilgilenilmediği, etrafının bakımsızlığı ve çok temiz olmayışından belli oluyor.
Sultan Kutbuddin Aybek’in Mezarı
Karanlık çökmeden Vezir Han Camisine ulaşmak için çok hızlı hareket ediyoruz, tam ezan okunurken Vezir Han camisine vardık. Cami gerçekten muhteşem. Lahor’un en meşhur ve mekan olarak en büyük camisi olan Padişah Camisinden süsleme ve görkem açısından daha üstte. Bir de caminin hikayesi var. Hakîm (tabip) olan caminin banisi sultanın kızını tedavi ediyor. Padişah da onu vezir yapıyor. İşte bu muhteşem cami ve yanındaki hamam bu tabip vezirin eseri. Bu camiyi görmek çok güzeldi, fakat ulaştığımızda güneş battığı için istediğim fotoğrafları çekemedim. Cep telefonu da istediğim kalitede fotoğrafları çekmiyor.


Planımıza göre oradan Padişah Camisine gidecektik fakat gittiğimizde girişlerin kapalı olduğunu gördük. Biz de Pakistan’da Data Darbar olarak bilinen Keşfu’l Mahcup yazarı Hucviri’nin medfun olduğu camiye gittik. Oraya giderken Müddessir bir ara yolu şaşırdı ve yol üzerinde el arabasında üzüm satan 65-70 yaşlarında bir amcaya sordu. Adam yolu tarif için o kadar heyecanlandı ki üzüm fiyatı soran müşterileri bile bıraktı ve bize yolu tarif etti. Arkasından da yüksek sesle bir beyit okudu. Sonra camiye varınca Müddessir bana hacı amcanın okuduğu beyti gösterdi. Kabrin üstünde yazılıydı. Meğerse bu beyti Çiştiyye tarikatının kurucusu Şeyh Muîniddin Çişti söylemiş. Bu gelişimde Şeyh Hucviri’nin kabrinin yanında Muîniddin Çişti’nin itikafa girdiği bir oda varmış onu da gördüm. Daha önceki gelişlerimde o dikkatimi çekmemişti. Nasibimiz bu güneymiş. Pakistanlılar mezarlara gül dökerler. Buraya gelince yoğun bir gül kokusu sizi karşılar. Caminin mermerle kaplı avlusunda sıcaktan ve yorgunluktan uzanmış ve uyumuş kalmış onlarca kişiyi görürsünüz. Burada kimsen yoksa caminin avlusunda uyursun ve caminin etrafında sabah akşam her gün dağıtılan pilavla da karnını doyurursun. Bu caminin etrafında dolaşan aç ve açıkta kalmaz. Böylelikle bugünkü programımız bitti. Saat 11 civarı eve ancak dönebildik. Yarın da Cihangir’in mezarına ve Padişah Camisine gidelim geziyi bitirelim demiştik. Fakat yemekten sonra Müddessir bana bugün kendisinin gittiği yerlerin fotoğraflarını gösterdi. Fotoğraflarda çok güzel bir yer görünüyordu. Anlattığına göre Cihangir’in çok sevdiği Ceylanı burada vefat etmiş o da onun anısına bir anıt dikmiş. Bazen de buraya gelip dinlenirmiş. Bu hikâyeden merakım artınca oraya da gidelim dedim.
Gece yaptığımız plana göre sabah namazından sonra çıkacaktık, motorla Cihangir’in mezarına gidecektik, oradan da Hina parka taksiyle gidecektik. Sabah Namazından sonra üç saat uykuyla yola çıktım. Cihangir’in mezarına varınca bir sürpriz bizi bekliyordu. Mezar 9’da açılıyormuş. Biraz oralarda dolandık, türbenin etrafında fotoğraflar çektik fakat mezarı görmeden de gitmek istemiyorduk. Fakat 9’a kadar da beklemek istemiyorduk. Aniden türbenin kilidini tutan adam çıktı geldi. Bize türbeyi açtı ve kimse yokken girip Fatihalarımızı okuduk.

Oradan çıktıktan sonra Müddessir düşündü düşündü ve “bizim evden burası 20 kilometreydi Hina parkın orası da 50 kilometre motorla gidebilir miyiz? dedi. Ben de “gideriz ne olacak” dedim. Atladık gittik. Mesafe uzaktı, sıcak bastırmaya başladı uykusuzluk da var fakat bir kere orayı görelim demiştim, geriye dönüş yoktu. Böylece 50 km. gidiş 50 km. dönüş 100 kmlik motorsiklet yolculuğu yapmış olduk. Ama gittiğimize değdi denilebilecek bir yerdi.
Dönüşte Padişah Camisine geldik. Camiye uzun bir park yolundan giriş vermişler o da bize ayrı bir eziyet oldu. Ama bugün sıcağa, yorgunluğa her şeye katlandım. Lahor’a bir daha gelir miyim, gelirsem buralara gelecek vakit bulur muyum diye hiçbir şey beni yıldıramadı. Ve sabah namazından sonra saat 6’da çıktığımız geziyi öğleden sonra üç civarı tamamladık. Artık yemek yemek ve çay içmek hakkımızdı. Bütün bu yorgunluğa bir kahvaltı yapıp dudpati de içmeden katlanmıştık. Sadece yolda iki kere şeker kamışı suyu içtik, bir giderken bir de dönerken. Müddessir’in hakkını ödeyemeyiz. Lahor’un bu sıcağında aç aç motorla bana 150 km. gezi yaptırdı.

Yemekten sonra biraz dinlenip Hakim Sâhib’in evine doğru yola çıktık. Bu yollardan kaç kere gittiğimi ve döndüğümü ben bile hatırlamıyorum. Medreseye varıp Hocanın evine çıktık. Hocanın yanında abisi, yeğenleri ve damadı vardı. Hoca Müddessir’i tanıdı. Hoca geçen yıldan beri daha da çökmüş. Geçen yıl yeni hastalıktan çıkmıştı ama vücudu eskisi gibi sağlam gözüküyordu. Ama bu sefer bi deri bi kemik kalmış derlerya işte öyle olmuş. Diyalize girmesi onu daha da bozmuş sanki. Kalbi yüzde 60 çalıştığı için böbrek nakli de yapılamıyormuş. Ne adamdı şu Şeyh Emced. Kendi tanıdıklarıma kıyas ederek söylüyorum hayatımda onun gibi birini görmedim. Onu tanıyan herkes de aynı şeyi söylüyor. Bazen düşünüyorum dünyada nadir kalmış böyle mübarek bir adam da ölüp gidecek mi? Allah yardımcısı olsun. İnşallah şifasını bulur.
Hakim Sâhib’e bu haliyle dahi sorular sordum. Annemin tansiyonunu sordum. Her gece 10 tane Hunnabı suya koysun sabah suyunu içsin, çok faydasını görür dedi. Ben de içiyorum dedi. Yağların midede hazm olmasının zor olduğunu o yüzden çok az içilmesi gerektiğini söyledi. Ona hurma, üzüm yiyince ayaklarımın kaşındığını söyledim. Hararetten dedi. Bunlar rutubet özellikli değil mi dedim. Rutubetleri var ama hararet daha çok dedi. Mesir macununu sordum, içeriğini okudum, bu bütün mizaçları kapsayan bir şey muaddilil mizaç dedi. O yüzden her hastalık için kullanılabilirmiş. Hakim Sahibe daha soracak çok sorum vardı, İbn Sina’nın küçük kanununu bile getirmiştim yanımda, ama haline bakınca bu soruları ona sorup yormanın anlamsız olduğunu gördüm. Ben geçen yıldan daha iyi olmuştur zannetmiştim ama daha kötü olmuş maalesef. İlimde nasip. Zamanında üstad iyiyken gerektiği gibi istifade edemedik ilminden.
İki gün sonra Ferid de geldi. Müftü Ahtarla gelmiş. Hakim Sahib’le en iyi muhabbeti o gelince yaptık. Yarım saat ordan buradan konuştu. Kahvaltıda kelle paça yedik deyince en iyi kelle paça nerde olur, hangi hayvandan olur onları bile anlattı. Hakim Sahib herşeyde uzman olduğu gibi yemek işlerinde de uzmandır. Yemeklerin hem hastalıklara şifasını hem de lezzetini iyi bilir. 20 yıl önce Lahor’da da kelle paça deniyordu ama şimdi Urduca yayıldı Siri Pay diyorlar dedi. Kelle Paça Farsçaymış. Bir ara Ferid’e bizim eve geldiğinde annemin beni Muhammed diye çağırdığını duymuş onu anlattı. O kadar tatlı çağırıyordu ki, anneler insanı çağırırken bile böyle tatlı çağırıyor dedi. Ertesi gün sabah namazından sonra çıkmayı planladığımız için sabah erken görüşemeyiz diye helalleştik. Geçen yılda helalleşmiştik ve bana hayatta kalırsam görüşürüz, ölürsem de bana dua edersin demişti. Buralarda ne günlerimiz geçmişti. Burada gördüklerimi, duyduklarımı yazsam birkaç cilt olurdu belki. Ama tembelliğin gözü kör olsun.
Sabah erkenden İslamabad’a gitmek için Ferid ve Müftü Ahtar’la yola çıktık. Öğleye doğru İslamabad’a ulaştık. Müftü Ahtar buraya kadar geldik bir de bizim evde yemek yiyelim dedi. Memnun olsun diye oraya da gittik. Eve gidince çocuklar gördüm, bunlar kim dedim. Müftü Ahtar’ın hanımı mahallenin çocuklarına Kur’an öğretiyormuş. Daha sonra çocukları okutma muhabbeti gelişince anlattığına göre hanımı yıllarca medresede usulü fıkıh öğretmiş. Bu bana biraz garip gelmişti, daha da garibi özellikle uzman olduğu alan miras hukukuymuş. Bana baya ilginç geldi. Usul-u Fıkıh ve Miras Hukuku gibi zor alanlarda pek bayan hocaya rastlamamıştım.
Bu akşam yine eski dostlardan ve doktorlarımızdan Dr. Zafer’i de ziyaret ettik. İşte böyle 9 günlük bayram ziyareti hızlı bir şekilde bitti. Yarın Türkiye’ye dönüş inşallah.
Pakistan bayramı bir gün yaptığından dolayı bu yıl çifte bayram yapmış olduk. Türkiye’de bayramın birinci günü olan Cuma günü akşam saat 8’deydi uçağım. Gece saat 3’te ulaştık Pakistan’a. Yani bayram sabahı. Uzun bir süreden beri dostluğumuz olan Bahauddin geldi beni almaya. Havaalanında yağmurlu bir sabah karşıladı beni. Bahaüddin’in dediğine göre gün boyu yağmur yağmış. Öğrencilik yıllarımdan hatırlarım Pakistan’a Kurban bayramının ilk günü yağmur yağar genelde. Bu yüzden arkadaşla Allah (cc.) yine bayramın ilk günü yağmurunu yağdırdı ama Pakistanlılar bayramı gününde yapmadılar diye espiri yaptık.
Yağmurun bereketiyle bayramın birinci günü ne sıcak ne de Pakistan’ın o ağır rutubeti vardı elhamdülillah.
Sabah saat 11 civarı kurbanları kesmek için hareket ettik. İlk kurbanı G-7/4 da kestik. Ferid Hoca’nın ablasının evi var orada. Oradan da Ferid Hoca’nın medresesine geçtik. İki büyükbaş kurbanı da orada kestik. Ferid Hoca “birini halka dağıtacağım diğerini medreseye bırakacağım” dedi. Ben de “öyle yapma, ikisinin etini birbirine karıştır bir kısmını halka bir kısmını medreseye bırak, bütün hissedarlar hem halka hem medreseye bırakılan kurbandan sevap alsın” dedim. Kurbanlarımız oldukça büyüktü, Ferid Hoca kurbanları piyasadan yüzde 20 daha ucuz almış. Allah razı olsun hayır işlerinde gayretli. Arkadaşın en önemli özelliği pek çok yardım faaliyeti yapmasına rağmen bunları reklam yapmaması ve maişetini bu işlerden kazanmayıp bilakis cebinden harcamalar yapması. Bu yüzden geçen yıl bana “ bu zamanda iş yapmak kolay, ama Allah’ın yaptığımız işleri kabul edip etmediğini bilmiyoruz. Dua et yaptığım işler Allah’tan kabul görsün” demişti. Evet, bugün yardım faaliyeti diye yapılan işlerin çoğunda riya ve dünyevi menfaatler karıştığı için Allah kabul ediyor mu ben de emin değilim. Yani bir şeyler yapılıyor ama yapılanlar Allah’tan kabul görüyor mu? Onu bilemiyoruz.
Ertesi gün Lahor’da keseceğimiz kurban için gitmem gerekiyordu. Fakat araba kiralayan şirketler bayramda çalışmıyormuş. O yüzden otobüsle yetişmemiz çok zor olduğu için (bayramın üçüncü günü kesilmesi gerekiyordu) gidemedim. Kesim işini Bera’ya havale ettim. Boşluktan istifade ederek o gün Srilanka’lı Abdülmelik’i ziyaret ettim. Dr. Din sebebiyle Srilankalılarla özel bir bağımız var.
Gece geç saatlerde Abdülmelik’ten döndüğümde dostumuz Müddessir aradı. O da bayram tatili için Katar’dan Lahor’a annesinin yanına gelmişti. Onunla sözleştik, ilk önce ona uğrayacaktım sonra da birlikte Şeyh Emced’in yanına gidecektik. Fakat bu arada aklıma bir şey geldi. Yıllar önce Babür İmparatorluğu sultanlarından Nureddin Cihangir’in mezarına gitmiştim. O zamanlar yanımızda fotoğraf makinası olmadığı için mekanı fotoğraflayamamıştım. Bazen Pakistan hakkında yazılar yazdığım için bu yazılarda kendi çektiğim fotoğraflarımı kullanmak için oralara gidip fotoğraf çekmek istedim. Sadece Cihangir’in değil Delhi Türk Sultanlığı kurucusu Kutbuddin Aybek ve Evrengzib’in yaptırdığı Padişah Camisini de fotoğraflamak istedim. Müddessir’e bunu söyledim, geleceğim ama beni gezdireceksin dedim. Tamam dedi. Anlaşmamıza göre İkindi civarı Lahor’a ulaşacaktım ve biraz dinlenip bazı yerlere gidecektik, kalanları da ertesi gün gezecektik. Çünkü gezeceğim yerlerin bir günde bitirilemeyeceğini söyledi. 11 civarı İslamabad’dan Dawo şirketinin otobüsü ile hareket ettim. Pakistan’da ulaşım sektörü baya gelişmiş. Önceden Dawo buranın en büyük ve en kaliteli firmasıydı. Şimdi ise rakipler çıkmış. Bizim gece yolculuklarında sabaha kadar son ses Hint müziği dinleyerek yolculuk yaptığımız Niyazi Travel da otobüsleri Dawo kalitesine getirmiş ve o eski pespayeliğinden kurtulmuş.
Yolda giderken ilginç bir şey oldu. Otobüsteki hostes içecek ikramından sonra okumamız için dergi dağıttı. Ben de biraz karıştırdım. Dergide çok ilginç şeyler vardı. Bir tanesi de Lahor’da bulunan Vezir Han camisini ve yanındaki hamamı tanıtıyordu. Fotoğraflarından çok ilginç geldi. 15 sene Pakistan’da kaldım böyle bir muhteşem caminin varlığını duymamışım. Hemen burayı da ziyaret edilecek yerler listesine aldım. Saat dört civarında Lahor’a ulaştım. Müddessir motorsikletle geldi beni eve götürdü. Hafif bir yemek yedik üstüne dudpati (sütlü çay) içtik ve hemen yola çıktık. Trafik yoğunluğundan sebebiyle arabayla gitmemizin çok zor olmasından dolayı yine motorla yola çıktık. Önce Çuburciye uğradık. Oradan Kutbuddin Aybek’in mezarına gittik. Kutbuddin Aybek Anarkali pazarının oralarda. Müddessir bana farklı bir hikaye anlatmıştı ama sonra kitaplardan öğrendiğime göre Sultan Aybek, Delhi Türk Sultanlığının kurucusuymuş. Erken dönemlerde Türklerin Lahor’daki varlığını gösterdiği için önemli bir yerdi. Fakat mekânla çok ilgilenilmediği, etrafının bakımsızlığı ve çok temiz olmayışından belli oluyor.
Sultan Kutbuddin Aybek’in Mezarı
Karanlık çökmeden Vezir Han Camisine ulaşmak için çok hızlı hareket ediyoruz, tam ezan okunurken Vezir Han camisine vardık. Cami gerçekten muhteşem. Lahor’un en meşhur ve mekan olarak en büyük camisi olan Padişah Camisinden süsleme ve görkem açısından daha üstte. Bir de caminin hikayesi var. Hakîm (tabip) olan caminin banisi sultanın kızını tedavi ediyor. Padişah da onu vezir yapıyor. İşte bu muhteşem cami ve yanındaki hamam bu tabip vezirin eseri. Bu camiyi görmek çok güzeldi, fakat ulaştığımızda güneş battığı için istediğim fotoğrafları çekemedim. Cep telefonu da istediğim kalitede fotoğrafları çekmiyor.


Planımıza göre oradan Padişah Camisine gidecektik fakat gittiğimizde girişlerin kapalı olduğunu gördük. Biz de Pakistan’da Data Darbar olarak bilinen Keşfu’l Mahcup yazarı Hucviri’nin medfun olduğu camiye gittik. Oraya giderken Müddessir bir ara yolu şaşırdı ve yol üzerinde el arabasında üzüm satan 65-70 yaşlarında bir amcaya sordu. Adam yolu tarif için o kadar heyecanlandı ki üzüm fiyatı soran müşterileri bile bıraktı ve bize yolu tarif etti. Arkasından da yüksek sesle bir beyit okudu. Sonra camiye varınca Müddessir bana hacı amcanın okuduğu beyti gösterdi. Kabrin üstünde yazılıydı. Meğerse bu beyti Çiştiyye tarikatının kurucusu Şeyh Muîniddin Çişti söylemiş. Bu gelişimde Şeyh Hucviri’nin kabrinin yanında Muîniddin Çişti’nin itikafa girdiği bir oda varmış onu da gördüm. Daha önceki gelişlerimde o dikkatimi çekmemişti. Nasibimiz bu güneymiş. Pakistanlılar mezarlara gül dökerler. Buraya gelince yoğun bir gül kokusu sizi karşılar. Caminin mermerle kaplı avlusunda sıcaktan ve yorgunluktan uzanmış ve uyumuş kalmış onlarca kişiyi görürsünüz. Burada kimsen yoksa caminin avlusunda uyursun ve caminin etrafında sabah akşam her gün dağıtılan pilavla da karnını doyurursun. Bu caminin etrafında dolaşan aç ve açıkta kalmaz. Böylelikle bugünkü programımız bitti. Saat 11 civarı eve ancak dönebildik. Yarın da Cihangir’in mezarına ve Padişah Camisine gidelim geziyi bitirelim demiştik. Fakat yemekten sonra Müddessir bana bugün kendisinin gittiği yerlerin fotoğraflarını gösterdi. Fotoğraflarda çok güzel bir yer görünüyordu. Anlattığına göre Cihangir’in çok sevdiği Ceylanı burada vefat etmiş o da onun anısına bir anıt dikmiş. Bazen de buraya gelip dinlenirmiş. Bu hikâyeden merakım artınca oraya da gidelim dedim.
Gece yaptığımız plana göre sabah namazından sonra çıkacaktık, motorla Cihangir’in mezarına gidecektik, oradan da Hina parka taksiyle gidecektik. Sabah Namazından sonra üç saat uykuyla yola çıktım. Cihangir’in mezarına varınca bir sürpriz bizi bekliyordu. Mezar 9’da açılıyormuş. Biraz oralarda dolandık, türbenin etrafında fotoğraflar çektik fakat mezarı görmeden de gitmek istemiyorduk. Fakat 9’a kadar da beklemek istemiyorduk. Aniden türbenin kilidini tutan adam çıktı geldi. Bize türbeyi açtı ve kimse yokken girip Fatihalarımızı okuduk.

Oradan çıktıktan sonra Müddessir düşündü düşündü ve “bizim evden burası 20 kilometreydi Hina parkın orası da 50 kilometre motorla gidebilir miyiz? dedi. Ben de “gideriz ne olacak” dedim. Atladık gittik. Mesafe uzaktı, sıcak bastırmaya başladı uykusuzluk da var fakat bir kere orayı görelim demiştim, geriye dönüş yoktu. Böylece 50 km. gidiş 50 km. dönüş 100 kmlik motorsiklet yolculuğu yapmış olduk. Ama gittiğimize değdi denilebilecek bir yerdi.
Dönüşte Padişah Camisine geldik. Camiye uzun bir park yolundan giriş vermişler o da bize ayrı bir eziyet oldu. Ama bugün sıcağa, yorgunluğa her şeye katlandım. Lahor’a bir daha gelir miyim, gelirsem buralara gelecek vakit bulur muyum diye hiçbir şey beni yıldıramadı. Ve sabah namazından sonra saat 6’da çıktığımız geziyi öğleden sonra üç civarı tamamladık. Artık yemek yemek ve çay içmek hakkımızdı. Bütün bu yorgunluğa bir kahvaltı yapıp dudpati de içmeden katlanmıştık. Sadece yolda iki kere şeker kamışı suyu içtik, bir giderken bir de dönerken. Müddessir’in hakkını ödeyemeyiz. Lahor’un bu sıcağında aç aç motorla bana 150 km. gezi yaptırdı.

Yemekten sonra biraz dinlenip Hakim Sâhib’in evine doğru yola çıktık. Bu yollardan kaç kere gittiğimi ve döndüğümü ben bile hatırlamıyorum. Medreseye varıp Hocanın evine çıktık. Hocanın yanında abisi, yeğenleri ve damadı vardı. Hoca Müddessir’i tanıdı. Hoca geçen yıldan beri daha da çökmüş. Geçen yıl yeni hastalıktan çıkmıştı ama vücudu eskisi gibi sağlam gözüküyordu. Ama bu sefer bi deri bi kemik kalmış derlerya işte öyle olmuş. Diyalize girmesi onu daha da bozmuş sanki. Kalbi yüzde 60 çalıştığı için böbrek nakli de yapılamıyormuş. Ne adamdı şu Şeyh Emced. Kendi tanıdıklarıma kıyas ederek söylüyorum hayatımda onun gibi birini görmedim. Onu tanıyan herkes de aynı şeyi söylüyor. Bazen düşünüyorum dünyada nadir kalmış böyle mübarek bir adam da ölüp gidecek mi? Allah yardımcısı olsun. İnşallah şifasını bulur.
Hakim Sâhib’e bu haliyle dahi sorular sordum. Annemin tansiyonunu sordum. Her gece 10 tane Hunnabı suya koysun sabah suyunu içsin, çok faydasını görür dedi. Ben de içiyorum dedi. Yağların midede hazm olmasının zor olduğunu o yüzden çok az içilmesi gerektiğini söyledi. Ona hurma, üzüm yiyince ayaklarımın kaşındığını söyledim. Hararetten dedi. Bunlar rutubet özellikli değil mi dedim. Rutubetleri var ama hararet daha çok dedi. Mesir macununu sordum, içeriğini okudum, bu bütün mizaçları kapsayan bir şey muaddilil mizaç dedi. O yüzden her hastalık için kullanılabilirmiş. Hakim Sahibe daha soracak çok sorum vardı, İbn Sina’nın küçük kanununu bile getirmiştim yanımda, ama haline bakınca bu soruları ona sorup yormanın anlamsız olduğunu gördüm. Ben geçen yıldan daha iyi olmuştur zannetmiştim ama daha kötü olmuş maalesef. İlimde nasip. Zamanında üstad iyiyken gerektiği gibi istifade edemedik ilminden.
İki gün sonra Ferid de geldi. Müftü Ahtarla gelmiş. Hakim Sahib’le en iyi muhabbeti o gelince yaptık. Yarım saat ordan buradan konuştu. Kahvaltıda kelle paça yedik deyince en iyi kelle paça nerde olur, hangi hayvandan olur onları bile anlattı. Hakim Sahib herşeyde uzman olduğu gibi yemek işlerinde de uzmandır. Yemeklerin hem hastalıklara şifasını hem de lezzetini iyi bilir. 20 yıl önce Lahor’da da kelle paça deniyordu ama şimdi Urduca yayıldı Siri Pay diyorlar dedi. Kelle Paça Farsçaymış. Bir ara Ferid’e bizim eve geldiğinde annemin beni Muhammed diye çağırdığını duymuş onu anlattı. O kadar tatlı çağırıyordu ki, anneler insanı çağırırken bile böyle tatlı çağırıyor dedi. Ertesi gün sabah namazından sonra çıkmayı planladığımız için sabah erken görüşemeyiz diye helalleştik. Geçen yılda helalleşmiştik ve bana hayatta kalırsam görüşürüz, ölürsem de bana dua edersin demişti. Buralarda ne günlerimiz geçmişti. Burada gördüklerimi, duyduklarımı yazsam birkaç cilt olurdu belki. Ama tembelliğin gözü kör olsun.
Sabah erkenden İslamabad’a gitmek için Ferid ve Müftü Ahtar’la yola çıktık. Öğleye doğru İslamabad’a ulaştık. Müftü Ahtar buraya kadar geldik bir de bizim evde yemek yiyelim dedi. Memnun olsun diye oraya da gittik. Eve gidince çocuklar gördüm, bunlar kim dedim. Müftü Ahtar’ın hanımı mahallenin çocuklarına Kur’an öğretiyormuş. Daha sonra çocukları okutma muhabbeti gelişince anlattığına göre hanımı yıllarca medresede usulü fıkıh öğretmiş. Bu bana biraz garip gelmişti, daha da garibi özellikle uzman olduğu alan miras hukukuymuş. Bana baya ilginç geldi. Usul-u Fıkıh ve Miras Hukuku gibi zor alanlarda pek bayan hocaya rastlamamıştım.
Bu akşam yine eski dostlardan ve doktorlarımızdan Dr. Zafer’i de ziyaret ettik. İşte böyle 9 günlük bayram ziyareti hızlı bir şekilde bitti. Yarın Türkiye’ye dönüş inşallah.
