Dr. Din Muhammed’le Tasavvuf Sohbeti

Karşılaştırmalı Tasavvuf Üstadı Dr. Din Muhammed’le Tasavvuf Sohbeti gerçekeştirdik.

Muhammet Uysal: Hocam röportajımıza sizi tanıyarak başlayalım.

Dr. Din Muhammed: 1956 yılında Sri Lanka’da doğdum. Sri Lanka’da 8 yıllık klasik medreseyi Allah’ın lütfuyla 6 yılda bitirdim. “Mevlevî” olarak medreseden mezun olduğumda 16 yaşımdaydım. Altkıta medrese geleneğinde “Mevlevî”lik fetva verme makamıdır. 10 kişiydik. Dokuzunun yaşları benden hayli büyüktü. Medreseden aldığım o diploma Sri Lanka hükümeti tarafından tanınıyor. Medrese diploması olan kişi, devlet okullarında İslam dini dersleri okutmak üzere tayin olunabiliyor. Dokuz arkadaşım devlet okulunda İslam dini dersi öğretmeni olarak atandılar. Benim yaşım tutmadığı için beni atamadılar. Hocalarım, bana mezun olduğum medresede hocalık yapma teklifinde bulundu ve ben ders vermeye başladım. Medresede ders verirken bir taraftan da dışardan imtihanlara girerek liseyi bitirdim. İki sene hocalık yaptıktan sonra 18 yaşıma gelince ben de devlet okuluna geçtim. Bu sırada üniversite okumaya karar verdim. Din dersi öğretmenliğimin ikinci yılında el-Ezher Üniversitesi bursu kazandım ve 1976 yılında Ezher’e gittim. Ezher’de beni fakültenin üçüncü sınıfından başlattılar.

Denklik komisyonu diplomalarıma baktı ve “tamam, Usûlu’d-Dîn Fakültesi, 1. sınıftan başla”dediler. Fakat ben daha sonra dekana gittim ve okuduğum kitapların listesini kendisine takdim ettim.… “Sen bu kitapları okudun mu?” dedi. “Evet, ayrıca okuttum da” dedim. Dekan bu sırada başka bir hocayla bir meseleyi tartışıyordu. Ben ayakta bekliyorum. “Müsaade ederseniz bir şey söyleyeyim”dedim. “Buyur” dediler. “Mucibe-i külliyenin nakîzi, sâlibe-i cüz’iyedir” dedim. Aralarındaki tartışmayı çözen bir mantık kaidesiydi bu söylediğim.

Dekan bana şöyle bir baktı ve “sen mantığı iyi okudun mu?” dedi. “Evet… Ayrıca okuttum da” dedim.

Dekan yardımcısını çağırdı ve “bu delikanlıyı fakültenin üçüncü sınıfına kaydedin” dedi. Akide ve Felsefe bölümünün üçüncü sınıfından başladım. Bu bölümü kendim seçtim. Çünkü fıkhı, hadisi, tefsiri ve diğer ilimleri okumuştum ama felsefî ilimleri iyice okumamıştım. Bu yüzden Akide veFelsefe bölümünü seçtim. O zaman burada çok iyi hocalar vardı. 1978 senesinde fakülteden mezun oldum. Aynı bölümde 1982 yılında mastırı bitirdim. “Beyâzîd el-Bistâmî ve Nazariyyetü’l-fenâ fi’t-tasavvuf (Beyâzîd-i Bistâmî ve Tasavvuftaki Fenâ Nazariyesi)” başlıklı bir tez yazdım. Tasavvuftaki Fenâ’yı Budizm ve Hinduizm’deki Nirvana ile karşılaştırdım.

Daha sonra doktora yaptım ve “İslam ve Hıristiyanlık Arasında Tasavvuftaki İlahî Aşk” başlıklı bir çalışma yaptım. Hıristiyanlar, İslam’da sevgi ve aşka yer olmadığını, sûfîlerin bunları Hristiyanlık’tan aldıklarını iddia ediyorlardı. Bunu reddetmek için doktorada böyle bir çalışma yapmaya karar verdim. 1988’de doktorayı tamamladıktan sonra 1976’den beri gitmediğim ülkeme Sri Lanka’ya döndüm. Çünkü o zamanki bursum Sri Lanka’ya gidip gelmem için yeterli değildi. Bir buçuk ay sonra Sri Lanka’da Doğu Üniversitesine hoca olarak atandım. 3 hafta sonra Mısır’daki kitaplarımı ve sair eşyalarımı almak üzere üniversiteden izin aldım ve Mısır’a gittim. Mısır’dayken bizim bölgede Tamil Kaplanları sorunu baş gösterdi. Babam bana telefon açtı ve “burada işler karışık… Üniversite de kapandı; gelme” dedi. O ara, Ezher’deki hocalarım, “hiçbir yere gitme, burada Ezher’de hocalık yap” dediler ve el-Ezher’deki İslamî Araştırmalar Enstitüsüne araştırmacı olarak tayin edildim. 1990’a kadar bir yandan bu görevime devam ederken diğer yandan özel dersler verdim. 1990’da Pakistan Uluslararası İslam Üniversitesine tayin edildim ve burada ders vermeye başladım ve 2004 sonunda kadar da bu üniversitede hocalık yaptım. 2004 yılından bu yana Katar Üniversitesinde  hocalık yapıyorum.

Muhammet Uysal: Hocam, biraz da Tasavvuf’la irtibatınızdan bahsetseniz.

Dr. Din Muhammed: Mısır’a gitmeden önce 1971 yılında 15 yaşımdayken Sri Lanka’daki şeyhimden biat aldım. Şeyhim Hindistanlı ve büyük bir âlimdi. Kâdirî ve Nakşibendî tarikatlarından icazetliydi.

Mısır’a gittiğimde çok tuhaf bir hadise oldu. Doğrusu bunu anlatmaktan çok hoşlanmıyorum ama şimdi konunun bağlamı bunu anlatmayı gerektiriyor.

Mısır’da bana danışmanlık yapan hocamın sûfî olduğunu bilmiyordum. Arkadaşlarım dediler ki: “Çok şanslı adamsın. Senin danışmanın müthiş bir hoca… Babası büyük hoca ve şeyhlerden Allah dostu bir zat. Bu aile tüm Mısır’da bilinir. Sen hocanın evine gittiğinde babasını görmek için uğraş. Çünkü hocanın babası büyük bir şeyh ve çok iyi bir insan.” Bir gün tezin ilk bölümünü teslim etmek üzere hocanın evine gittim. Hoca yazdıklarımı inceleyip konuyla ilgili bazı sorular sorduktan sonra, “Bu yazdıkların olmamış, git yeniden yaz” dedi. “Önümüzdeki hafta yeniden yazıp getiririm” dedim. “Gidebilirsin” deyince “hayır, babanızın Allah adamlarından olduğunu duydum. Müsaade ederseniz kendisine selam vermek istiyorum” dedim. “Tamam, otur, birazdan Akşam namazı için aşağı inecek” dedi. Ben oturmaya başladım… Çok geçmeden babası aşağı indi. Seksen yaşlarında bir zat… Hastalığı sebebiyle kafasını kaldıramıyor… Abdünnasır döneminde ev hapsine mahkûm edilmiş. Bu durumdan çok etkilenmiş… Yanında birinin yardımı olmaksızın yürüyemiyor. Aynı zamanda büyük bir hadis âlimi… İlim ve amel olarak son derece mutkin bir zat. Necmüddîn el-Kürdî hocadan bahsediyorum. Babası da Tenvîru’l-Kulûb kitabının müellifi Muhammed Emîn el-Kurdî… Hocam, beni babasına tanıttı: “Bu, Din Muhammed, Sri Lanka’lı… Kendisi Kadirî-Nakşibendî’dir. Şu anda mastır yapıyor. Ben de danışmanıyım” dedi. Gittim hocaya selam verdim. Necmüddîn el-Kürdî hoca, yaşlı… kafasını kaldıramıyor… Ben gidip selam vermek üzere önünde eğildiğimde –o zaman saçlarım çok uzundu- saçlarımdan tuttu ve “Yâ Dîn, saçını kes” dedi. Hocam araya girerek “Sri Lanka’da saç uzatmak normal; bir şey omaz” dediyse de Şeyh, “hayır, git saçlarını kestir” dedi. Ben kendisine selam verdim, elini öptüm… Şeyh bana hiçbir şey sormadan beni tuttu ve Nakşibendî tarikatı dersi vermeye başladı. Ben kendisinden böyle bir talepte bulunmadım. Bana “Allah de” dedi. Bir süre böyle bana lafza-i celal zikrini tekrarlattı. Sonra çok güçlü bir adam oldu… Beni eliyle tuttu ve oğlu Abdurrahman el-Kürdî hocanın tarafına çevirdi. Abdurrahman hoca el-Ezher Üniversitesi rektör yardımcılığı da yaptı. Arap dili ve belagat ilminde mütahassıs. Şeyh, oğluna dönerek “Abdurrahman, Din’e tarikatı öğret” dedi. Şaştım kaldım… Çünkü benim zaten intisabım ve beyatim var. Edebim gereği itiraz etmedim. O da bana tarikatı öğretti. Şeyh elini kalbimin altına koydu ve bana lafza-i celali tekrarlattı. Daha sonra kendilerine selam verip şaşkın bir şekilde ayrıldım. Hocam, “bundan böyle burası hocanın evi değil; şeyhinin evi… Artık senin de evin sayılır. Ne zaman istersen gelebilirsin” dedi. Şaşkın bir şekilde evden çıktım. “Bir insanın nasıl iki tane şeyhi olurdu?” Beş ya da altı evi geçmiştim ki hocam arkamdan yetişti, “Din Muhammed, gel buraya… Şeyh efendi seni istiyor” dedi. Döndüm… Şeyh efendi bana “otur” dedi ve tekrar zikri telkin etmeye başladı. Normalde şeyh yaşlı olduğu için genelde tarikat dersini sonradan şeyh olacak olan Abdurrahman hoca veriyor. Ama benimle bizzat kendisi ilgileniyor. Şeyh efendinin bana karşı bu sıra dışı muamelesine evdekiler de şaşırdı. Neyse Şeyh’in evinden çıktım ve yurda geldim. Şaşkın ve endişeliyim. Bir hafta böyle geçti. Bir hafta sonra bir işim için Kahire’deki Sri Lanka konsolosluğuna gittim. Konsoloslukta beklerken gazetelere göz atıyordum… Bir de baktım ki Şeyh’in bana ders verdiği aynı gün Hindistan’daki şeyhim vefat etmiş.

Demek ki dedim Şeyh, mesajı Hindistan’dan almış: “Mısır’da bir evladımız var. Lütfen onunla ilgilenin…” Mısır’daki bu Şeyh’le irtibatım vefat edinceye kadar devam etti. Daha sonra oğlu Abdurrahman el-Kürdî şeyh oldu, onunla da irtibatım devam etti. O vefat edince benim hocam şeyh oldu… O da vefat etti. Şimdi Şeyh’in kardeşi, Mısır’da bir mahkemede hâkim… Tarikatı o idare ediyor.

Tasavvufun Tarifi

Muhammet Uysal: Hocam konumuz olan Tasavvuf’a gelirsek, isterseniz Tasavvufu konuşmaya tanımından başlayalım. Bilindiği gibi “Tasavvuf”un sufiler tarafından yapılmış birçok tarifi vardır. Bugün anlayabileceğimiz bir dille ve sizin ifadelerinizle “Tasavvuf”un ne olduğunu öğrenebilir miyiz?

Dr. Din Muhammed: Tasavvuf hakikatte İslam’ın tatbik edilen ve yaşanan boyutudur. Yani eğer birisine İslam nedir? diye sorsan, İslam şuna şuna inanmak ve şu şu amelleri yapmaktır diye cevap verir. Ondan sonra şu soru gelir. Nasıl Müslüman olurum veya bu teorik olarak tarif edilen İslam’ı nasıl tahkik ederim, gerçekleştiririm? İşte bu sorunun cevabı tasavvuftur. Yani İslam sadece ilimle, onun ne olduğunu bilmekle tahakkuk etmez. Lâilâha illallah Muhammedun Rasulullah deyip, sonra şunu şunu yapmakla İslam olmaz. İslam ancak bu söylediğin şeyleri hakiki bir şekilde yaşamandır.  Bunun manası şudur: mesela fıkıh sana namaz kılmalısın, eğer kılarsan şu kadar sevabı var, namazı terk edersen şu kadar günahı var der. Fakat bu namazı nasıl kılarsak namaz olur? Müslüman olman için soru budur. Bu şu manaya gelir. İnsan Müslüman olmak için bedensel amellerine önem verdiği gibi kalp amellerine de önem vermelidir. Bir ameli yaparken niyet salih olmalı, hakiki bir ihlas olmalıdır. Yani nefis kötü güçleriyle bu yapılan amele müdahale edememeli ve insan Allah’a halis bir şekilde ubudiyetini yapmalıdır. Amellerde Verâ, Huşû, Hudû ve Allah’tan başka şeylerden kurtulmak gereklidir ki ibadet gerçek manada tahakkuk etsin. Bu konuda hiç kimse ihtilaf etmez. Fakat insan bunu nasıl gerçekleştirebilir? Amellerinde, görevlerinde bu şekilde iş yapmayı nasıl gerçekleştirecek? İşte insana bunu öğreten şey bizim “Tasavvuf” diye isimlendirdiğimizdir. O halde “Tasavvuf” insanın dine olan iltizamını-dindarlığını-hakiki manada tahkik etmesidir.

Çünkü Rasulullah (sallellâhu aleyhi ve sellem) Cibril (aleyhisselam) geldiğinde –hadisin sonunda-  “İşte bu gelen Cibril’dir, size dininizi öğretmek için geldi” demiştir. Cibril geldiğinde ne sormuştu? İslam nedir?  İman nedir? Bunlar amelî değil teorik sorulardır. Amelî yön ise üçüncü sorudadır. Yani ihsan nedir? sorusunda. İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir, nitekim sen onu görmesen de o seni görüyor.  Yani insan, Müslüman, dindar, âbid-hakiki ubudiyeti gerçekleştiren –sadece Allah’a halis olan- ibadetleri bu seviyede olmadıkça gerçekleştiremez. Yani Allah’a sanki onu görüyormuş gibi ibadet etmesi lazımdır. Bu seviye nerededir? Bunu nasıl gerçekleştiririm? Ben iyi, gerçek bir Müslüman olmak istiyorum. Fakat nefsin arzuları oraya buraya çekiyor. İşte beni ameli gerçek manasıyla yapmaya ehil kılan “Tasavvuf”tur. Bu yüzden ona tasavvuf hayatı denir. O yüzden biz Tasavvuf’a, İslam akâidi ve şerâiinin bâtınî boyutu veya hakikî boyutu diyoruz. Bu şu manaya gelmektedir. Tasavvuf bir fazilet değildir, yani insanın yapması veya yapmaması, yaşaması veya yaşamaması mümkün olan bir fazilet değildir.  Hayır, Tasavvuf ancak İslam’ın esas bir parçasıdır ve o olmadan Müslüman hakiki anlamda Müslüman olmaz. Bu sebeple İslam tarihinde temel İslami ilimler üç tanedir; Akide, fıkıh ve tasavvuf. Akide veya akide ilmi sana nelere inanman gerektiğini öğretir. Fıkıh ise neler yapman gerektiğini; helal-haram-görevler-hukuklar- öğretir. Tasavvuf ise nefsini nasıl terbiye edersin onu öğretir. Nefsini Allah’a götürmek için seni ehil kılar. İşte bu nefis mücahedesi dediğimiz şeydir.

Muhammet Uysal: Tasavvufun durumu buysa tasavvuf kitaplarında yazılan tasavvuf özel bir kısım insana hastır sözü ne manaya gelmektedir?

Dr. Din Muhammed: Doğrusu, bu söz yanlış anlaşılmaktadır. Sufiler tasavvuf tariflerinde dini tecrübenin farklı seviye ve derecelerini ifade ettiler. Benim anlattığım tasavvufun esasıdır, abc’sidir. Fakat insan İslâmî öğretileri bu yolla uyguladığında – yani zâhir ve bâtının toplandığı, birlikte olduğu zaman- Allah’a yakınlaşır. Doğru mu? Yani insan bu durumda yavaş yavaş, adım adım Allah’a yaklaşır. Allah’a yakınlaştığında ise Rabbimiz onunla sevgi değişimi yapar ve kul ruhî olarak Allah’a doğru yükselir. İşte bu yükselmede insanın iç dünyasında değişiklikler oluyor. Aslına bakarsak, onlar, tasavvuf bazı insanlara hastır, derken bu dereceleri ve seviyeyi ifade ediyorlar. Çünkü tasavvufun temel konularını insanlar arasında ortak bir nokta-elgadrul müşterek-görüyorlar. Yani ibadetler eğer riya ile yapıyorsan ibadet olmaz. Bu gibi konular tasavvufun aslıdır, konuşmaya gerek yok. Fakat tasavvuf tarifleri yapılırken bunların çoğu sufilerin kendi tattıklarının -manevi olarak bizzat yaşadıkları tecrübelerin- ifadeleridir. Yani, zâhirî ve bâtini olarak şeriatı tatbik edenlerin yaşadıkları manevi hâllerdir. Bu yüzden insanlar tasavvufu, ulaşılması güç bir şey – onu özel bir grup insana has bir şey – olarak görürler. Fakat mesele böyle değildir.

Muhammet Uysal: O zaman sözlerinizden şunu anlıyoruz. Tasavvufun her Müslümanı ilgilendiren genel bir çerçevesi var, fakat bunun tatbik edilmesinde farklı neticeler ve meyveler ortaya çıkıyor.

Dr. Din Muhammed: Evet, doğru.  Bunun manası şudur: Her Müslüman sufidir ve sufi olması gereklidir. Bundan sonra ise ruhî yükselişine göre işler farklılaşır. Normal bir Müslüman olabilir, yüksek dereceye ulaşmış bir Müslüman olabilir. İnsanlar kemâl makamlarına ulaşmış kimseleri sufi olarak isimlendirir. Bu tamamen İmam Buharî’nin rivayet ettiği kudsi hadiste açıklanmıştır. Her kim benim veli kullarımdan birisine düşmanlık ederse, muhakkak ben ona harp açarım. Bir kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum bana nafile ibadetleriyle de durmadan yaklaşır; nihayetonu severim.Bir kere de onu sevdim mi artık ben o kulumun (özel ihsan edeceğim nurum ile) işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.Benden herhangi birşey isterse, onu verir, bana sığınırsa muhakkak onu himaye ederim. (Buhari, rikak, 38)

Yani insan farzlarla Allah’a yaklaştığında Allah’ı seviyordur. Sevmeden bunu nasıl yapacak? Sonra “nafilelerle Allah’a daha fazla yaklaştığında ise Allah onu sever” diyor hadis. Bu ne demek? Bu özel bir sevgidir. Bu sevginin neticesi nedir? Yukarıda zikrettiğimiz hadiste bunlar açık bir şekilde görülüyor.

Nafilenin manası insanın kendi isteğiyle yaptığı işlerdir. Allah senden bunu istemeden, onu sevdiğinden yapıyorsun. Burada Allah sevgi değişimi yapıyor-sen onu seviyorsun, o seni seviyor- İşte bu özel bir sevgidir. Bu özel sevginin insan üzerinde tesirleri vardır; nefis, ruh, akıl, her şey üzerinde. İşte bu ruhî değişimleri kutsi hadis “onu sevdiğimde onun işittiği kulağı, gördüğü gözü olurum…” diye ifade etmiştir. Bunun manası şudur. İnsan burada başka bir ruhî dereceye ulaşıyor. Yani insan ilah oluyor demek değil bu, fakat baktı mı Allah’la  bakıyor, dinledi mi Allah’la dinliyor. Yani Allah’la (cc.) beraber olma halini yaşıyor ve el-hadratu’l ilâhiyya’ya şahit oluyor. İşte bahsedilen bu derecedir. Bütün Müslümanların bu makama ulaşmak için çalışması lazımdır. Tasavvufun üzerine bina edildiği ilkeler, bütün Müslümanlar’ın dinlerini o ilkelerin üzerine bina etmek zorunda oldukları ilkelerdir. Bu yüzden sufilerin özel hâllerini bir tarafa bırakırsan sufi yolu-tarikat- nelerden oluşuyor bakalım; Tövbeyle başlıyor rıza ile bitiyor. Yani tarikat/tasavvuf makamlar ve –manevi-hâllerden başka bir şey değildir. Diğer şeylerin hepsi şahsî durumlardır. Tecrübeler farklılaşır, insanlar farklılaşır. Herkese Allah’a olan yakınlıklarına göre ilahi mevhibeler verilir. Fakat esas olan, tasavvuf makamlar ve hâllerden ibarettir. Bu makamlar ne diyor? İnsan Allah’a giden yola tövbeyle başlar, rıza ile bitirir. Rıza ile bitirir ne manaya geliyor, tövbeyi bırakıp rıza ile mi yetiniyor? Hayır, sufi tahakkuk ettiği her makamı rızaya ulaşıncaya kadar beraberinde taşır. Rızanın manası, insan Allah’ın takdir ettiği her şeye razı olur, ona itiraz etmez. Öyle değil mi? Kim Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, nebi olarak da Hz. Muhammed’den razı olursa imanın hakikatini tadar. Rıza ne demektir? İtirazın terk edilmesi, Allah’tan ve Rasul’ünden gelen her şeyi kabul ediyorsun, rıza budur. Bunun manası tam teslimiyettir, İslam’dır. Yani İslam’ın kulda hakiki bir şekilde tahakkuk etmesi için kulun Allah’a tamamen teslim olması gereklidir. Tam teslimiyetin manası itirazın olmaması ve verilen hükme rıza göstermek ve Allah’ın iradesine razı olmaktır. Bunun manası, Müslüman helallere itiraz etmeden iltizam eder, haramlardan da itiraz etmeden kaçınır. Allah (cc.) veya Rasul’u ona şöyle şöyle yap der, yapar, şunları yapma der, yapmaz. İşte rıza budur. Bunun manası tam teslimiyettir, İslam’dır. Hadisin ifade ettiği hâl işte bu hâli ifade ediyor aynı zamanda, yani rızayı anlatıyor. Burada kuldan İslamî hayatın oluşması için lazım olan esaslar istenir. İşte bu hâl gerçekleşti mi insan İslam’ı kalp ve kalıp olarak, zâhiren ve bâtınen -iç ve dış dünyasında- yaşar ve uygular. Bâtınında zâhirine ters düşen bir şey olmadığı gibi, zâhirinde de bâtınına ters düşen bir şey olmaz. Bu yüzden sufilerin İslamî konularda müsamahasız olduklarını görürsün. Mesela bu asırdaki modernite meselesinde. Sufi, moderniteyi kesinlikle kabul etmez. Çünkü sufi, bir Müslüman’ın modernist olmasında Allah’a ve Rasul’üne olan rızanın zedelendiğini görür. Senin seküler olman, inancına ve Allah ve Resul’une olan rızaya yapılmış bir lekelemedir. O yüzden sufilerin tarihte bütün fikrî ve akâidî sapmaların karşısında oldukları gibi, bugün de modernizm ve sekülerizm akımlarının karşısında olduklarını görürsün. O yüzden sohbet ve arkadaşlığın hayırlı kimselerle olması konusunda sufiler çok gayretliydiler. O yüzden şeyh efendiler müritlere akidesi kötü olanlarla veya akidesi kötüleşenlerle arkadaş olmamalarını tavsiye ediyorlardı. İbn Ataullah’ın dediği gibi; Allah’ı hatırlatmayan senin arkadaşın olamaz. Neden? Çünkü İslamî hayatın manası, Allah’a tam bir teslimiyettir. Onun uluhiyyetini ve rububiyyetini her an mülahaza etmektir. Öyleyse sana bunu unutturanın senin arkadaşın olması imkânsızdır. Çünkü insan dostunun dini üzerinedir. O yüzden sufi bir Müslüman’ın; modernistin, sekülerin, akidesi bozuk kimselerin arkadaşı olması ve onlarla arkadaşlık yapması mümkün değildir. Ancak bu arkadaşlığı o kimsenin ıslahı ve düzeltilmesi çerçevesinde yapabilir. Veya ona doğru yolu göstermek için onu muhatap alır.

O halde İslam tam bir teslimiyettir. Bu da kişinin Allah’a ve onun öğretilerine itaat etmesidir. Müslüman bu emirleri itirazsız yerine getirmelidir.

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُب۪ينًا

Allah ve peygamberi bir işe hüküm etdiği zaman gerek mü’min olan bir erkek, gerek mü’min olan bir kadın için (ona aykırı olacak) işlerinde kendilerine muhayyerlik yokdur. Kim Allaha ve Resulüne isyan ederse muhakkak ki o, apaçık bir sapıklıkla yolunu sapıtmışdır. (Ahzap: 36)

Bu ayette sadece zâhiri bir itaat ve boyun eğme yok, bâtıni bir boyun eğme de var. İşte nefsin bu işe hazırlanması, bu dereceye hazırlanması tasavvuftur. Bu dereceye ulaşmadan gerçek anlamda bir İslam ve Müslümanlık tasavvur edilebilir mi? Mümkün değildir. Bu yüzden tasavvufsuz İslam olmaz diyoruz.

Sonra insanlar bu tasavvuf yolunda yürürken güçlü veya zayıf olmalarına binaen farklılaşırlar. Birisi imanında, teveccühünde çok güçlü olur, diğeri zayıf olur. Fakat sen zayıfta olsan da esas meseleler yine gereklidir. Yani tövbe, zühd vb. makamlar gereklidir. Ahvaller ise belki tam gerçekleşmez. Çünkü onlar aniden gelir ve senin bunlarda bir rolün yoktur. Ama makamlar gereklidir.

Yeryüzünde birisi çıkıp Müslüman olmak için tövbeye gerek yoktur diyebilir mi? Müslüman olmak için zühde, ihlasa gerek yoktur diyen var mıdır? Hayır, bunlarsız İslam olmaz. Bu yüzden akide âlimleri inanç esaslarından, fakihler muamelattan, zâhiri ibadetlerden bahsederken sufiler de nefis mücahedesinden, terbiyesinden bahsettiler. Bu sözlerin tekrarına ihtiyaç yoktur.

Aslında onlar bunları herkes için yazmadılar, kendi aralarında yazdılar. Fakat insanlar bunları görünce bunun gerçekleşmesinin uzak şeyler olduğunu düşündüler. Fakat mesele böyle değildir. Sufilerin kitaplarındaki makamlar tecrübenin sonuçlarıdır. Tecrübenin sonuçları insandan istenilen şeyler değildir. İstenilen nihai hedeftir. Yani Allah’a yakınlaşmaktır. Bu yakınlıkta da insanlar farklılaşır. Kuran insanları farklı farklı tasnif etmiştir. Müminleri sınıflandırmıştır. Hatta ashâb-ı kirâm arasında bu farklılıkları görürüz. Yine mesela bazı insanları görürüz akideleri aynı olabilir, ama bilgileri farklı farklıdır. Bütün sahabeler Kuran’ı dinliyorlardı ama bazısı ağlıyor, bazısı kendinden geçiyor, kimileri de derin bir sessizlik içinde sakin bir şekilde oturuyorlardı. Bunlar psikolojik kapasitelerdir. Mesela, ticaretinde iflas etmiş bir tüccar düşün, onun reaksiyonu intihar oluyor. Başka bir tüccara da aynı şey oluyor ama o intihar etmiyor. Meseleyi kabulleniyor, problem yok, hallederiz diyor. İşte bütün bunlar psikolojik istidatlara göredir. Birisine baban öldü deniliyor, adam ağlıyor kendisini yere atıyor, elbiselerini parçalıyor, diğeri ise innê lillêhi ve innê ileyhi râciûn -Allah’tan geldik Allah’a döneceğiz- diyor. İşte bu şekilde insanlar tepkilerinde ruhî ve psikolojik durumlarında, etkileşimlerinde farklı farklıdır. Sufilerin şeyhleri de farklı farklıdır, çünkü herkesin kendine has tecrübesi ve tahkik ettiği şeyler vardır. Fakat bu tecrübelerin farklılığına rağmen temel bir esas ve yol vardır. İnsan Allah’a nasıl ulaşırız dediğinde istediğin gibi yaşa diyemeyiz. Tarikatta çizilen ve tövbeyle başlayan yolu izlemesi gerekir. O yüzden Müslüman’ın hayatında tasavvuftan bir miktar olmadan İslam olmaz diyoruz. İşte insan bu esaslara binaen İslam’ı yaşadığında bir takım mevhibeler telakki eder ve dini tecrübe yaşar. Bu tecrübelerde insanlar farklılaşır.

Cihat, İctihat ve Mücâhede

Muhammet Uysal: Fakat bahsettiğiniz tasavvufun Allah’a olan tam teslimiyet manası bugün kayıp gibidir. Tasavvuf sanki sosyal bir bağ, bir gruba bağlılık şekline dönüşmüştür.

Dr. Din Muhammed: Allah’a tam teslimiyet aslında dış yansımaları-göstergeleri- olan psikolojik bir olaydır.  Bunun gözetilmesi gerekir. Fakat üzülerek söylersek bu asırda İslamî olan her şeyin çöktüğü gibi, bu çöküş tasavvufa da isabet etmiştir. Yani bu söylenilen sözleri üzerinde bulabileceğimiz bir şeyh bulmak zorlaşmıştır. Aynı zamanda tam teslimiyetin bulunduğu bir sufi grubu bulmak da zordur.  Bu farklı bir problemdir. Fakat bunlar tasavvufun mefhum ve hakikatini ta’n etmez, onu yaralamaz. Bazılarının buna dayanarak tasavvufu eleştirmelerine bir temel teşkil etmez.

O yüzden bizim bir bilinçlendirmeye ihtiyacımız vardır. Çünkü bugün tasavvuf yoluna girenlerin bile çoğu tasavvufun ne olduğunu ve tasavvuftan neler beklendiğini bilmiyorlar. İnsanlar tasavvufun, kerametler ve olağanüstü olaylar olduğunu zannediyorlar. Fakat mesele bu değildir. Tasavvuf özünde ve hakikatinde, bir nefis mücahedesidir.

İslam toplumu Prof. Dr. Hasan Şafiî’nin dediği gibi şu üç cim olmadan yoluna devam edemez. Cihad, ictihad ve mücahede. İctihat, fikrî cihattır, mücâhede nefisle cihattır. Cihat ise, sosyal cihattır bazen savaş olur, bazen toplumun ıslahı olur, bazen siyasî, iktisadî ıslahlar olur.

Tasavvufa son dönemlerde bazı insanlar tarafından savaş açılınca tasavvufa girenler müstakil bir cemaat oldular ve kendilerine has âdetler, sistem ve bazı şeyler geliştirmeye başladılar ki, bu onları diğerlerinden bağımsız kılıyor. Doğrusu, bu kabul edilemez. Fakat bunu şartlar doğurdu. O yüzden tasavvufun gerçekten ne olduğu hakkında insanları bilinçlendirmek gerek.

Bu konuda insanı üzen diğer bir şey bazı şeyhlerin durumudur. İmam Gazali şeyhler kalplerin tabipleri demektedir. Onlar doktor gibi senin kalbin için faydalı şeyleri biliyorlar. Hastalığını ve tedavisini biliyorlar. Çünkü Allah’ın nuruyla bakıyorlar. Çünkü biz Allah’ın (cc.) kendilerini sevip gözü kulağı olmuş kimselerden bahsediyoruz. Onlara gittin mi sana yol haritası veriyorlar, şunu şunu yap diyorlar. Fakat bu zamanda insanı üzen, terbiye ve teveccühü üstlenen birçok kimse cahildir. Belki bu kimse salih birisidir, nefahât ve bereketleri vardır. Fakat ilmî yönden, bazen de insanı eğitme bakımından önder olma salahiyeti yoktur. Bu da bir problemdir. Türkiye’de durum nasıl bilmiyorum ama bazı ülkelerde, şeyhlerin bazıları eski zamanların sultanları gibi oldular. Sultan ölüyor, 6-7 yaşındaki oğlu sultan oluyor ve onunla etrafındakiler oyun oynuyor.   Biz tasavvufta, kendilerini görünce Allah’ı hatırlayacağımız sufileri görmek istiyoruz. Bir hadiste “İnsanların en hayırlıları görüldüklerinde Allah’ın hatırlanıldığı kimselerdir.” buyurulur. Yani, kendilerinde gerçekten nübüvvetin varisleri oldukları tahakkuk edenleri görmek istiyoruz. Sahabenin Hz. Peygamber’de bulduklarını müritler şeyhlerinde bulmalılar. Dünyada bu şekilde olan şeyhler çoktur, fakat medyada görünen ve insanların onlar hakkında konuştukları şeyhlerde bu söylediklerimiz tahakkuk etmeyebilir. Bu da bir felakettir. Dolayısıyla tasavvuf ve sufi cemaatlerin de ıslaha ihtiyacı var. Bunda şüphe yoktur. Yukarıda bahsettiğimiz tasavvufun İslam’ın özü olması, anlattığımız manasıyladır. Ama bugün İslam toplumlarında tasavvufun pratik olarak uygulanışına gelince, bugünkü toplum bütün yönleriyle çökmüş haldedir ve durum bu tasavvuf hareketine de etki ediyor.

Dinî Hayatın Tecdid ve Islahı

Muhammet Uysal: Hocam bugün diğer bir konu başlığı olarak dinî hayatın tecdidinden ve ıslahından bahsedilmektedir. Sizin anlattıklarınıza dayanarak benim anladığım dini hayatın tecdidinin tasavvufsuz mümkün olmadığıdır.

Dr. Din Muhammed: Ben akıl bâliğ olduğumdan yani konuşmaya başladığımdan beri tasavvufsuz ıslahın olmayacağını söylüyorum. Yani nefislerin ıslahı olmadan toplumun dini yaşantısında ıslah ve tecdid gerçekleşmez. Bir örnek verecek olursak bazı İslami hareketlerin bütün hedefi hükümet kurmaktır. Nasıl olursa hangi yolla olursa olsun bu hedefe varmak istemektedirler. Yani diğer politik hareketler gibi kandırma, tezvir veya başka bir yolla. Politik partiler yalan, dolan, kandırma gibi iktidara ulaşmak için her şeyi kullanıyorlar. İslamî hareketler de hükümete ulaşmak için bunları helal görüyorlar. Fakat Hz. Peygamberin çalışma metodu bu muydu? O nesiller inşa etmeye mi yoksa devlet inşa etmeye mi çalıştı? Onun ilk hedefi Müslüman fertleri yetiştirmekti.

Mesela senin hükümet kurduğunu farz edelim. Şeriatı uygulayacağız, zina edeni döveceğiz, içki içeni kırbaçlayacağız. Bu şekilde insanların Müslüman olduğunu garantileyebilir miyiz? Bazı ülkelerde zina yasaklanınca insanlar uçağa binip zinanın serbest olduğu başka ülkelere gittiler. İnsanlar kanunlarla Müslüman olmaz. Çünkü kanunlar, bir yolu bulunup çiğnenebilir. Seni gözeten olmadı mı istediğini yaparsın. Fakat İslam böyle değildir. Orada önce kalpte Allah’tan korkmalısın. Dolayısıyla ceza olmasa da senden istenileni yaparsın. Bu yüzden başarılı bir sistem, kanunlar üzerine bina edilemez. Bu yüzden sufiler siyasetin peşinde koşmaya hevesli değillerdi.

Sevgiye Dayalı Dinî Hayat

Başarılı bir nizam ve iyi bir toplum ancak sevgiyle inşa edilir. Sevgi meselesi tasavvufta önemlidir ve buna verdikleri önemle diğer gruplardan ayrılırlar. Çünkü mesela fakihler, sistemi kurallar üzerine kurdular. Bu da sufilerle fakihler arasında bir alerji oluşturdu. Sufilerde de kanun kural, helal haram önemlidir, fakat insanın ibadeti samimî bir ibadet olmalıdır ve bu samimi ibadetin olması için de ibadetin, Muhabbetullah’tan doğması gereklidir. İslam da bu şekilde istiyor. Kur’an ne diyor?

قل ان كنتم تحبون الله فالتبعونى يحببكم الله

De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin   (Ali İmran:31)

İşte bu sevgi, insanı gerçek bir Müslüman yapar. Çünkü taatleri sevgiden kaynaklanıyor. Eğer İslam tam bir teslimiyet ise, insan ancak sevdiğine tam bir şekilde boyun eğer. Bu yüzden sufiler sevgiden çok bahsettiler ve onu dinin esası kıldılar.

Diğer bir ayette ise şöyle buyuruluyor:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

Ey îman edenler, içinizden kim dininden dönerse Allah — mü’ minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği, onların da kendisini seveceği — bir kavm getirir ki onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiç bîr kınayanın kınamasından (dedi kodusundan) çekinmezler. Bu, Allahın lutf-ü inayetidir ki onu kime dilerse ona verir. Allah ihsanı bol olan, en çok bilendir. (Mâide: 54)

Yani insan, kim dinden dönerse hitabından sonra şöyle ceza veririm böyle ceza veririm şöyle azap ederim gibi tehditler beklemektedir. Fakat Kur’an böyle demedi. Ne dedi? “Kim dinden dönerse Allah (cc.)onların yerine kendisini seven başka bir kavim getirir” dedi. Sanki dinden dönmenin sebebi sevginin yokluğudur. Bu yüzden sevgi esastır. Bu sebeple sufiler sevgiyi makamların ilki, ortası ve sonu kıldılar. Daha önce bahsettiğimiz Hadis-i Kutsî de insan nefsindeki ve hayatındaki bütün değişimleri sevgiye bağladı.

Dolayısıyla sufiler sevgiden çok konuşurlar ve kalplerde inşa edilmeden önce kurulmaya çalışılan İslam devleti kurma çabalarına fazla değer vermezler. Hatta ihvanın kurucusu Hasan el- Benna “İslam devletini önce kalplerinizde kurun” diyor. Doğru olan söz budur.

Yeri gelmişken sevgiyle alakalı başka bir konuya değinmek istiyorum. Kâmil bir istislam (Allah’a teslim olmak) hayatta birçok fedakârlık yapılmasını ister. Mesela herkes hayatından zevk almak-mutlu olmak- ister. Fakat sen nefsini Allah’a teslim ettiğin için bu şeyleri feda etmen gereklidir. İçki içmek istersin, olmaz, çünkü Allah (cc.) haram kılmıştır. İçki, zina diğer fuhşiyat hiçbiri yok. Yani her şeyi feda ediyorsun. Bazen de canını feda etmen bile gerekebilir. Fakat eğer senin hedefin sevgili değilse, kendisi için fedakarlık yaptığını sevmiyorsan, feda etme gerçekleşmez. Bu nedenle gerçek fedakârlık, ancak sevgi üzerine bina edilir. Bu yüzden tarihte sufiler İslam’ı yayan mücahitlerin ve orduların ön safındaydılar. Bu yüzden şunu söylüyorum tam bir teslimiyet, her namazda okuduğumuz

اِنّ۪ي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذ۪ي فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ حَن۪يفًا وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۚ

Şübhesiz ki ben, bir müvahhid (Allâhı bir tanıyıcı) olarak, yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan Allaha yöneltelim. Ben müşriklerden değilim.  (En’am:79)

قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ  لَا شَر۪يكَ لَهُۚ وَبِذٰلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُسْلِم۪ينَ

De ki: Şübhesiz benim namazım da, ibâdetlerim de, dirimim de, ölümüm de hiç bir ortağı olmayan, âlemlerin Rabbi Allahındır. Ben böylece emrolundum. Ben (bu ümmetde) müslüman olanların ilkiyim. (En’am: 162-63)

Şu ayetlerden anlaşılan, her hareket Allah içindir. Başka bir sebep ve hedef için değildir. Tam bir teslimiyet bu fedakârlıklar olmadan kesinlikle gerçekleşmez. Fedakârlık da sevgi olmadan kesinlikle gerçekleşmez. Bu yüzden sufiler sevgiyi dînin onun üzerine bina edildiği esas kıldılar.

Şunu da üzüntüyle belirteyim ki sufilerin, ulaşım imkanlarının olmadığı bir vakitte  İslam toplumlarına dönüştürdüğü Afrika ve Asya toplumlarına, yani sufilerin yorulduğu, zorluklara katlandığı,  ta uzak ormanların içine kadar gittiği ve İslam’ı tebliğ ettiği, yaydığı bu toplumlara bugün bazı kimseler gidip, İslam adına bu sufileri tekfir etmektedirler. Sizin uyguladığınız, yaşadığınız İslam bidattir, dalalettir falan demektedirler.

İslam Toplumlarındaki Ahlakî Çöküş

Muhammet Uysal: Tasavvufla alakalı bir problem olarak, şu anda toplumda bir ahlak sorunu olduğu açıktır. Sufiler bu problemin çözümünde de uzmandılar, özellikle iyi ahlakı kazanmaktan önce kötü ahlaktan kurtulma gibi bir metodu takip ettiler. Yani güzel ahlakın yerleşmesinde kendilerine has bir metotları vardı. Sufilerin tecrübelerinden bugün nasıl faydalanabiliriz?

Dr. Din Muhammed: Gerçekten, toplumdan tasavvufun uzaklaştırılması ahlâkî konularda topluma zarar verdi. Islahçı olarak ortaya çıkan İslami hareketler de ahlakî konularda hiçbir ıslah yapamadı.  Hatta mevcut durumu daha da kötüleştirdi. Ahlak konusuyla ilgilenme yoktu. Toplumun ıslahı ve düzeltilmesi isteniyorsa önce ahlaktan başlanılmalıdır. Ahlakın ıslahı için de tasavvuf ve sufizme yol açılması lazımdır. Çünkü onlar bu sahada uzmandırlar. Bütün çabalarını onun üzerine bina ettikleri Allah’ı zikir (zikrullah) büyük bir şeydir. Zikir nefislerde Allah’tan başka şeyleri yakıp yok eden ve insanı ahlakî iltizama hazırlayan bir şeydir. Garip olan asrımızda İslam toplumlarında ıslah hareketlerinin çok olmasına rağmen, aynı şekilde ahlakî kaosun çok olduğunu da görüyoruz. Bu da bu hareketlerin İslamî olmadıklarını gösterir. Aksi halde neredeyse yüz yıldır çalışan bu hareketlerin tesirlerini İslam toplumlarında görmemiz gerekiyordu. .Bütün İslam toplumlarında durum bu şekildedir. Bu durum tasavvufun toplumdan atılmasının ve sahadan çıkarılmasının neticesidir. Tabi aynı zamanda sufi tarikatlarının görevlerini yerine getirme konusundaki tembelliğinin de etkisi vardır. Hatta bu mevzuyla tarikatların bile fazla ilgilendiği yok. Zikir halkaları, mevlid, toplantılar, mesele bitmiştir zannediliyor.  Bu da ayrı bir problemdir. Bir taraftan İslami hareketler tarikatları toplumdan uzaklaştırdılar, diğer taraftan sufiler de tembelleşti. Belki de bu bahsettiğimiz uzaklaştırmanın neticesinde onlarda kendilerini toplumdan izole edip merasimlerle ve formalitelerle ilgilendiler. Tasavvuf mevlid, anma toplantıları, kabir ziyareti,  şeyhlerle oturmak, Perşembe veya başka bir günde sohbet halkasına dönüştü. Öyle değil mi?  Sufilerin, hikmetli metotlarına dönme konusunu düşünmeleri ve asıl sistemlerine iltizam etmeleri gerekir. İslam toplumlarında da sufilerin rollerini oynamaları, insanları bahsettiğimiz Allah ve Rasul’üne sevgi esaslı bir şekilde terbiye etmeleri için meydan verilmelidir.

Muhammet Uysal: Sözlerinizden tecdid için önce sufilerin kendilerini tecdid etmeleri gerekmektedir gibi bir sonuç çıkmaktadır.

Dr. Din Muhammed: Doğru, bunda şüphe yoktur. Doğrusu, malesef biz tasavvuf hakkında konuştuğumuz zaman insanlar, iyi tamam söyledikleriniz kabul edilebilir ve güzel, fakat o insanları bize gösterin diyorlar. Fakat bizim elimizde çoğunlukla onların önüne koyacak pek fazla örnek yok. O yüzden sufiler kendilerini de ıslah ve tecdide çalışmalıdır.

Zühd’ün Anlamı

Muhammet Uysal: Hocam, şu ana kadar tasavvufun pratik yönünü konuştuk, şimdi biraz da tasavvuf ilmine girelim. Tasavvufun bir ilim olarak okutulmasında bazı problemler vardır. Üniversitede bunlarla karşılaştığım için soruyorum. Mesela tasavvuf çalışanların bazıları zahitleri ikiye ayırıyorlar. Doğru zühd uygulamaları yapanlar, yanlış uygulamalar yapanlar. Sonra yanlış uygulamalar için bir sufinin toprak yediğini bunun nasıl zühd olacağını falan tartışıyoruz. Ama bu bilgiler doğru mudur? Tarihsel gerçekliği var mıdır veya bu mantıklı mıdır düşünmüyoruz. Bir adam nasıl toprak yiyerek yaşayabilir ki veya kaç gün yaşayabilir? Bununla insanın hayatını devam ettirmesinin bir imkânı var mıdır sorgulamıyoruz? Başka konularda da buna benzer sorunlar var.

Dr. Din Muhammed: Tartışma için böyle bir şey olduğunu varsayalım ve kabul edelim. Böyle bir durumda bile, tasavvuf ve tasavvuf ilmi ile, tasavvufu yaşayan fertleri birbirine karıştırmamak lazım. Her fert yaptıklarından sorumludur. Tasavvufa intisap edenlerin yaptıkları her şey tasavvufun özünü temsil etmez. Öyle değil mi? Onların yaptıkları ferdi amellerdir. Mesela ben bir sufî olarak şu anda üzerimdeki gömleği giydim. Bunun manası bütün sufilerin bunu giydiği midir? Veya tasavvuf bunu mu gerektiriyor? Hayır. Bu benim mizacım ve sevdiğim bir tarz. O yüzden bir ferdin yaptıklarına binaen tasavvufu ve sufileri sorgulama çabaları ilmi bir metodolojik sapmadır. Bu da caiz değildir. Hatta böyle sorular cevap vermeye bile değmez. Tasavvuf ilmi, bir ilim olarak ahlak ilmi, psikolojidir. Hatta Sühreverdî Avârifu’l Meârifte psikolojiyi -ilmü’n nefs- tasavvufun isimlerinden olarak zikretmiştir. İşte ilim budur, istifade etmek isteyen istifade eder. Batılı birçok ilim adamı psikolojik araştırmalarında sufilerin kitaplarından faydalanmaktadır. Hatta bu faydalanma o derecededir ki tasavvuf konusunda birçok kitabı olan İngiliz müsteşrik Arbery şöyle der: Sufilerin 3. asırda psikolojik tahlillerde ulaştıkları sonuçlar bu konuda Batı’nın bugün ulaştıklarından daha fazladır. Tasavvuf ilmi yüce bir ilimdir. Falanca şöyle yapmış, filanca böyle yapmış bizi ilgilendirmez.

Muhammet Uysal: O zaman tasavvuf ilminde asıl kaynak kitaplara itimat etmek lazım.

Dr. Din Muhammed: Tabi ki, mesela biz Batı’lıların bazı Müslümanlar’ın davranışlarına bakarak İslam böyledir, Müslümanlar şöyledir diyerek yaptıkları genellemeleri hatalı buluyoruz. Bu hatadır diyoruz. İslam’ı öğrenmek istiyorsan Kuran’a ve sünnete bak diyoruz. Her ilimde bu böyledir. Mesela bir fakih acayip fetvalar verse, şerî hileler babından kabul edilmeyecek şeyler söylese fıkhın hatalı olduğunu mu söyleyeceğiz?  Dolayısıyla eğer senin bir sûfi şahsiyetin söyledikleri ve yaptıkları konusunda problemin varsa, bu problem o şahsın çerçevesinde değerlendirilir. Genel bir meseleye dönüştürülmez.  Şunu da bilmeliyiz ki sufiler özeleştiri konusunda öncülerdendir. Tûsî, Lum’a ‘da sufilerin hataları başlıklı bir bölüm açmıştır. Tabi bu, o bölümdeki her şeyin hatalı olduğu manasında değildir. Aynı zamanda insanların yanlış olarak anladıkları meselelerin de doğru manalarının verilip düzeltilmesidir.

Tasavvuf Kavramı Kur’an’da Geçiyor mu?

Muhammet Uysal: Hocam “Tasavvuf” kavramının Kur’an’da geçmediği, Rasulullah döneminde ortaya çıkmadığı için tasavvufa yöneltilmiş bir eleştiri vardır. İlim tarihimizde ürettiğimiz her şeyin Kur’an ve Sünnet’te ismini bulmamız mı gerekiyor? Bu İslam’ın zarûriyatından mıdır?

Dr. Din Muhammed: Bu cahillerin sözüdür. Bu muhatap alınma derecesinden düşmüş bir kimsenin sözüdür. Bu soruyu tasavvuf dışındaki şeyler hakkında neden sormuyorlar? Bütün ilimler bu şekildedir. İlimlerde asl olan ismin sonradan gelmesidir. İslam, Rasulullah’ın, sahabenin ve ilk neslin hayatında ameli olarak, yaşanan bir gerçeklik olarak tahakkuk etmiştir. Bu dönemde fıkıh ilmi mevcut muydu, hadis ilmi, tefsir ilmi, cerh ve ta’dil ilmi var mıydı mesela? Milletler ne zaman böyle şeylere ihtiyaç duyarsa ilim adamları bunları gerçekleştirirler. İnsanlar zâhirî ve bâtınî olarak Müslüman’dılar, İslam’ı kalben ve bedenen tatbik ediyorlardı, ne zamanki onlar dünyayı elde etmeye, dünyaya meyletmeye başlayıp, doğru dini hayatı terk etmeye başlayınca bazı insanların ortaya çıkıp onları irşat etmeleri gerekiyordu. Fakihler ortaya çıkıp insanlara fıkıh öğretmeye başladı. Diğerleri ise başka şeyler. Çünkü Hz. Peygamber bile “Ümmetimin içinde en isabetli hüküm vereni Ali’dir. Helâl ve haramı en iyi bileni Muaz ibn Cebel’dir. Ferâizi en iyi bileni Zeyd b. Sâbit’tir. Kur’ân okumasını en iyi bileni Übey ibn Ka’b’dır. Her ümmetin bir emini vardır, bu ümmetin emini Ebu Ubeyde ibnu’l-Cerrâh’tır, demedi mi? Yani bu konuları onlara sorun demektir bu. Akide alimleri ortaya çıkıp insanlara akide öğretmeye, fıkıh alimleri çıkıp fıkıh öğretmeye başladı. Bu vakitte sufiler de çıkıp bu yönde uzmanlaşıp bununla ilgilenmeye önem verdiler. Ve bu konudaki bilgileri düzenledikleri ilme, tasavvuf ilimi dediler. Mantıklı olan bu ismin Rasulullah döneminde ortaya çıkmamasıydı. Bu isim, İslam toplumlarının tarihsel gelişimi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bahsettiğiniz ayrıştırma, tasavvufla mücadele etmek için toplumları kandırmak isteyenlerin konuştuğu bir sözdür. Her şeye rağmen İslam dünyası şu ana kadar bu isimde bir problem görmemiştir. O halde bu ismin çıkışından şu ana kadar âlimlerin ittifak halinde olduğu ve razı olduğu bir isimdir. Bu isim hicrî 2. asırda ortaya çıktı, yani tâbîlerin, büyük âlimlerin, imamların bulunduğu asırda. Bu terimin üzerinden 12 yüzyıl geçmiş ve kimse bundan şikayetçi olmamıştır. Dolayısıyla bu iddia tasavvufu reddetmek isteyen ve hakikatte dış güçlerin ajandalarına uygun çalışanların, insanlara bunun bidat ve dalalet olduğunu telkin etmek isteyenlerin söylediği bir sözdür.

Tasavvuf’un İslam Felsefesiyle Alakası

Muhammet Uysal: Tasavvufun bir de düşünce boyutu var. Mesela Dr. Neşşâr meşhur kitabında Müslümanlardaki felsefî düşünceyi akide, usulü fıkh ve tasavvuf olarak tasnif eder. Tasavvufun İslam felsefesiyle alakası nedir?

Dr. Din Muhammed: Felsefe geniş anlamıyla; metafizik, ontoloji, ahlak, bilgi, psikoloji ve yöntemi ele alan bir ilimdir. Tasavvufun ahlak ve psikolojik saha ile ilgilenmesinden dolayı tasavvufu İslam felsefesinin içine katmıştır. Bu konuda isabet etmiştir. Yani sufiler ahlak teorileri, nefis hakkında teoriler geliştirdiler ve aynı zamanda nefsin ıslahı için pratik vesileler, metotlar geliştirdiler. Eğer felsefe bu hakikatleri tahakkuk etme çabası manasındaysa onlar İslam felsefesini temsil etmeye en layık olanlardır. Tasavvuf İslam felsefesi olmaya en evlâ ilimdir. Çünkü diğerlerinin sözlerinin hepsi teoriktir, fakat sufiler teorik sözler söylediler ve aynı zamanda ameli bir metot, yol koydular. Mesela Muhyiddin ibn Arabî’nin, müride lazım olan şeyler hakkında yazdıklarına bak, sonra Risâletu’l Envar’da yazdıklarına bak, orada tarikatta yol alırken neler olduğunu ve bunlar olduğunda neler yapması gerektiğini yazar -yani bu merhalelerde- burada bir pratik metot vardır. Bunlara ilave olarak şeyhin müride telkin ettikleri ve onları yönlendirmelerine ilave olarak bunları da yazar. Pratik açıdan. Bunun manası onun psikolojik boyutta, ahlaki boyutta, medeniyetsel fikrî bir üretim ve katkısı vardır.

  1. Yüzyıl Islah Hareketlerinin Tasavvufa Bakışı

Muhammet Uysal: Tasavvuf ilmiyle alakalı diğer bir konu geçen asırda bazı ıslah hareketleri ortaya çıktı. Fakat bunlar asıl olarak sömürgecilik karşıtı olarak doğmalarına rağmen, sömürgecilerle mücadeleyi bırakıp tasavvuf gibi İslami ilimlerle ve bazen de akide ilmiyle onun içine felsefe falan karışmış diye savaşmaya başladılar. Bu dönüşüm nerden kaynaklanıyor.

Dr. Din Muhammed: Bu soru güzel bir soru. İslam dünyası bir asırdan fazla bir zamandır büyük bir vehn hali yaşamaktadır. Ve bugün ıslah hareketleri denilen hareketler bunlar bunu hissetmeseler de, bunu kasıtlı veya kasıtsız yapsalar da Batı’nın uşaklarıdır. Yabancı ajandalar/gündemler için çalışıyorlar. Sömürgeciler bu hareketleri oluşturdular veya arkadan tahrik ettiler. Yoksa ıslah isteyen bir kimsenin fıkıh kitaplarıyla veya tasavvuf, akide kitaplarıyla problemi nedir?  Bu kitaplar âlimler ve ilim adamları için yazılmıştır. İlimle uğraşanlar okurlar, bakarlar, ilimlerin tarihi ve âlimlerin ictihatları vardır. Bunların varlığı faydalı olmasa bile bunlarda bir şer ve kötülük yoktur. Yani bunların faydalı olmadığını farz etsek bile diyorum.

İşin aslı, bu kitapları onların önünden alıp gizlesen hiçbirisi Kur’an ve Sünnetin ne dediği hakkında hiçbir şey konuşamazlardı. Bu ayrı bir problemdir. O halde insan düşünmelidir. Akide kitaplarında felsefe varmış, tamam olabilir ama bu bir mesele değildir. Felsefe olmasında problem nedir? Sonra bu problemse siz neden felsefe okuyorsunuz? Bugün üniversitede, temel İslamî ilimleri okuttuğumuzda bunlardan bazıları gelip bu öğrenciler yeni ilimleri de okumalı; sosyoloji, psikoloji, eski ve modern felsefeyi okumalı diyorlar. Bunun manası nedir? Bunun manası bunların asıl gayesi insanların bu İslami gelenek ve mirasla bağını kesmek, ta ki Kur’an’ı ve Sünneti istedikleri gibi yorumlasınlar. Bu biraz şuna benziyor, sizin ülkeniz Türkiye’de olduğu gibi bazı yerlerde alfabeleri değiştiriyorlar. Burada neden Osmanlıca kaldırılıp Latinceye dönüldü. Şimdi yeni nesil tarihlerini, dedelerinin yazdıklarını okuyamıyor. Birçok İslam ülkesinde de böyle yaptılar. Endonezya’da Malezya’da mesela. Arap harfleriyle yazıyorlardı. Tayland da da öyle. Deden, baban Osmanlıca’yı biliyordu, şimdi sen bilmiyorsun. Tarihin senin için kayıptır, o yüzden şimdi biri gelip istediği gibi senin tarihini yazar. Aynı şekilde ıslahçılık iddiasıyla ortaya çıkan İslamî hareketler de islamî ilimlere saldırdılar, bu ilimler ortadan kalktı mı isteyen Kuran’ı, sünneti istediği gibi yorumlar. Yani kendilerine ıslahçı diyenler sömürgecilerin menfaatine toplumları yoldan çıkarmışlardır. Bunlar Müslümanların bu büyük ilim mirasını bir engel olarak görmektedirler. Ve böyle basit deliller buluyorlar kendilerine. Akide kolaydı, bu problemler nerden çıktı? falan filan. Kardeşim bu ilimler halk için değil ki, âlimler için yazıldı. Halka İslam’ın, imanın şartlarından başka kimsenin bir şey öğrettiği yok. Bunlar akide konusunda uzman olan ilim adamları için, ilim adamına akide öğretiyorlar, tahlil ediyorlar, diğer felsefelerle ve inançlarla karşılaştırıyorlar. Bunu reddediyorlar, sonra gelin karşılaştırmalı dinler okutalım, modern felsefe, Yunan felsefesi okutalım, Batı’yı tanımamız lazım falan diyorlar. O halde eğer Müslümanlarda akıl varsa bunun ne anlama geldiğini anlamaları gerekiyor. Islah hareketlerinin ortaya çıktığı bir asırdır Müslümanlar herhangi bir konuda başarılı oldular mı? İlerlediler mi, gerilediler mi? İslami kitaplarda hangi gelişme oldu bir asırdır. Cemaleddin Afgani, Abduh, Reşid Rıza ortaya çıktığından beri ne gelişti. Diğer bir mesele, bu ıslah önderleriyle Batı neden ilgileniyor, övüyorlardı? Lord Cromer’in hatıralarında ve Abduh’un vaktinde yaşayanların hatıralarında onu nasıl övdüklerini, kendilerine hizmet ettiğini, onun şöyle böyle diyerek övdüklerini okumadık mı?

Muhammet Uysal: Okumadığım için bilgim yok.

Dr. Din Muhammed: Bu bilinen bir şeydir.  O halde neden bunlara göz yumuyoruz? Toplumu ıslah etmek isteyenin fıkıhtaki “el-İhtiyar” kitabıyla problemi nedir? Veya Şafî fakihlerinden birisinin telif ettiği bir kitaba yazılan haşiyeyle ne problemi var? Bu haşiyeyi avam okumuyor ki. Bir meseleyi açığa kavuşturmak isteyen âlimler okuyor. Âlim, düşünce nasıl gelişti görmek istiyor, bir meseleyi, kavramı anlamak istiyor. O halde sen ıslah istiyorsan bu kitaplarla derdin ne? Toplumu ıslah et ve onların ıslahı için bir program geliştir. Bunu yapamadıkları için, ıslah dedikleri şey geçmişi ve ilmi mirasımızı karalamak oldu. Onların hedefi Kur’anı yeni bir şekilde okumamız, sünnete yeni bir bakışla bakmamız ve İslamî aklı, batılı ve Batı’dan etkilenen düşünce tarzlarına açmaktır. İslam’ın eritilmesi ve her şeyin Allah’ın istediğinin aksine olmasını istiyorlardı. Çünkü gayri Müslimler müslümanlarla yaptıkları askerî ve fikri mücadelede yoruldular ve kaybettiler. Bu yüzden en azından İslam’ın yayılmasını engelleme siyasetini yürütmeyi düşünüp planladılar. Mesela bütün ülkelerde Müslümanlar’ın saflarını parçalayan Vahhabilik, sömürgecilerin üretimidir. Çünkü onlar Müslümanların kendi aralarında savaşmalarını ve mücadele etmelerini istiyorlardı.

Fakat bunları konuştun mu hemen bu adam komplo teorilerine inanıyor derler. Komplo var, kim yok diyebilir? Allah (cc.) Kuran’da şöyle buyuruyor.

وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ

Sen dinlerine uymadıkça ne Yahudiler ne de Hristiyanlar senden asla razı olmazlar. (Bakara: 120) yani onların komploları dinini terk edinceye kadar devam edecektir diyor. Fakat senin görevin Hak yolda devam etmen ve “inne hüdellahi hüvel hüda” demendir. Başkası seni ilgilendirmez.

Şu ayete bakınız

لَتُبْلَوُنَّ ف۪ٓي اَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُٓوا اَذًى كَث۪يرًاۜ وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ

Andolsun ki mallarınız ve canlarınız hususunda imtihana çekileceksiniz. Sizden evvel kendilerine Kitap verilenlerden ve Allah’a eş tanıyanlardan da her halde incitici birçok laflar işiteceksiniz. Eğer katlanır sakınırsanız işte bu, hâdiselere karşı gösterilmiş bir azm-ü metanettendir.(Âl-i İmran:186)

“İncitici birçok laflar işiteceksiniz” bunun manası nedir? Bu gerici, bu taş devrinde yaşıyor diyecekler. Sen tabi ki bundan acı duyacaksın. Sana her gün böyle denilirse, bin defa “bırak şu gericiyi, donuk beyinliyi” denince bu senin üzerinde negatif bir etki yapar ve sonunda bu donukluktan biraz çıkmaya çalışırsın ve onların tarafına doğru gidersin ki, insanlar sana kıymet versin. Fakat Kur’an ne diyor? Hayır, sabretmen gerekli, ulil azmdan olacaksın. Bu yüzden yaşadığı vakitte Şeyhulislam Mustafa Sabri’yi cümûdla/donuklukla itham ediyorlardı. Mustafa Sabri ne demişti? Meşhur ve hikmetli bir söz söylemiştir: “Câmid (donmuş) olan eritildi ve câhid (yani kafir) ortaya çıktı.” Cümûd, Allah’ın dinini bozmak isteyenlerin önünde bir engeldi. Câmid olan eritildi ve kâfir ortaya çıktı. Bu yüzden bana câmid dediklerinde ben “tamam ben donuk fikirliyim, fakat sen açık fikirli olduğunu bana göster” diyorum. Müslüman’dan istenilen Kitap ve sünnetin belirlediklerine tâbî olmaktır. Önce bazı fikirleri benimseyip sonra Kur’an’ı buna delil olacak şekilde okumak ve yorumlamak değildir. Kur’an’da kendisine uygun bir şey bulamayınca onu da tahrif ediyor. Hadisi tevil ediyor. Hayır, İslam bu değildir. Eğer sen bize Kur’an ve Sünnet’e iltizam etmemizden dolayı câmid diyorsan bu senin bileceğin bir şey. İslam’da cümûd ve gayri cümûd diye isimlendirilen bir şey de yoktur. İslam, islam’dır.

Yeni Tasavvuf Kitapları ve Orjinallik

Muhammet Uysal: Günümüzde tasavvuf hakkında yazı yazan yeni yazarların şöyle bir iddiası var: Yeni tasavvuf kitaplarında bir orjinallik yoktur, eski kitapların tahlil edilmeksizin yapılan kopyalarıdır. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Dr. Din Muhammed: Tasavvuf daha önce söylediğimiz gibi bazı makamlardan ibarettir, bunlarda orjinallik falan olmaz, yazılmış ve mesele bitmiştir. İnsanlar yeni olarak ancak meydana gelen gelişmeleri yazabilirler. Mesela Türkiye’de bir şeyh var, müritleri var, sen bunları yazar tahlil edersin. Bunlarda orjinallik olabilir. Fakat sen tasavvuf tarihini yazarsan ne yazacaksın orijinal.

Tabi bu sahada daha başka problemler var. Özellikle bu konuda yazı yazan yeni yazarlar tasavvufun ne olduğunu bile bilmiyor. Sadece naklediyorlar. Hakikatleri birbirinden ayırmıyorlar. Sufi birisi yaşadığı bir hakikati söylemiş, bunu kendisi yaşamadan, bunun doğruluğunu tahakkuk etmeden naklediyor. Orjinallik, sufi kavramlarının çağdaş insanın anlayacağı şekilde anlaştırılmasında veya sufi kavramların kristalleşmesi ve berraklaştırılmasında olur. Ya da sufi hallerinin gözlem ve müşahedesi, sufilerin faaliyetlerinin takibi ve yapılması gereken işleri teklif ederek vs. Bu orjinallik de tasavvufu teorik olarak araştıranlardan değil, pratik olarak yaşayan birisinden gelir. Bu sebeple de tasavvuf hakkındaki en kötü kitaplar akademisyenlerin yazdıkları kitaplardır. Çünkü onlar tasavvufun hakikî boyutlarını bilmemektedirler, zira bu konuda tecrübeleri yok. Tasavvuf hakikatinde sülûktur, yaşamdır, sonra şartlar oluşunca ve buna ihtiyaç duyulunca tasavvuf ilmi ortaya çıkmıştır.

Muhammet Uysal: O zaman İslam’a giren mühtedilerin tasavvuf kitapları neden orijinal görülüyor ve İslam dünyasında kitaplarının büyük bir okuyucu kitlesi var.

Dr. Din Muhammed: Onlar zaten Müslüman olmadan meşhurdular, sonra Müslüman olunca insanlar bu kimsenin ne dediğini duymak istiyorlar, neden Müslüman olmuşlar, onları İslam’a çeken şeyler nelerdir falan. Fakat onların cumhur tarafından takip edildiği hakkında sana katılmıyorum. Çoğu insan bilmiyor bile.

Muhammet Uysal: Ben Türkiye şartlarında gördüğümü söyledim.

Dr. Din Muhammed: Olabilir, belki de bu Batı karşısında Müslümanlar’ın hissettiği psikolojik yenilginin yansımaları olabilir. Batı büyüklüğünü hissettiklerinden Batı’dan gelip Müslüman olanı Şeyhulislam, lider zannetmektedirler. Bunlar psikolojik yenilginin yansımalarıdır. Fakat bununla beraber bazı kitaplarda faydalar da vardır. Mesela sen Hristiyan’ken Yahudi’yken veya Hindu iken Müslüman oldun. Senin bu dindeki tecrüben yeni dindeki boyutların derinliğini keşfetmekte insana yardımcı olur. Buna binaen bunlardan faydalanabilirsin. Fakat asıl meselelerde bu kitaplardan bir şey istifade etmezsin. Belki bazı ilim adamları ve araştırmacılar bu kitaplarda fikrî açıdan bir zenginlik bulabilirler. Bu zenginlik yukarıda bahsettiğimiz yöndendir, çünkü bu kitapları farklı tecrübeleri olan insanlar yazmışlardır.

Muhammet Uysal: O halde bu kitaplar genel halk kitleleri için çok faydalı değildir

Dr. Din Muhammed: Tabi tabi, onlar da halk için büyük faydalar yoktur. Hatta bazen problemler bile olabiliyor. Mesela Martin Lings’i okurken insan bazı problemleri olduğunu hissetmektedir. Bazı meseleleri ele alırken İslami düşünceler, Hristiyan elbisesi içinde sunulmaktadır. Bazen de oralarda dinlerin birliği gibi şeyler hakkında bir teveccüh vardır. Bunlar problemli meselelerdir. O yüzden halk kitlelerine bu kitapları tavsiye etmiyorum.  Fakat kültürlüler, ilim adamları, üniversite hocaları farklıdır, onlar okuyabilirler.

Tasavvuf Diğer Dinlerden Etkilenmiş midir?

Muhammet Uysal: Diğer bir mesele tasavvufun diğer dinlerden etkilendiği konusudur. İslamabad’da sizden okumuştuk karşılaştırmalı tasavvufu. Siz bu konuları yaşayan birisi ve aynı zamanda araştırmacı olarak gördükleriniz ve ulaştıklarınız nedir?

Dr. Din Muhammed: Doğrusu, Müslümanlar etkilenmediler ve ben buna kesin bir şekilde inanıyorum. Ancak şunu söyleyebilirim, diğer dinlerdeki tasavvufun veya tasavvufa benzeyen şeylerin ortaya çıkışı tasavvuftan etkilenmeyle olmuştur. Mesela ne Hristiyanlık’ta ne de Yahudilik’te olgun manasıyla “Tasavvuf” olarak isimlendirilecek bir olgu hiçbir zaman olmamıştır.

Muhammet Uysal: Mistisizm nedir o zaman?

Bu teorik teolojidir. Mistisizmden kasıt, ulûhiyyetin sırları hakkında özel bir bilgidir. Bu, tasavvufun dışında bir şeydir. Fakat manevi zevkler, mevâcid ve ameli hayat manasında tasavvuf, Hristiyanlık’ta 13. asırdan sonra ortaya çıkmıştır. Ve bu doğrudan İslam tasavvufunun etkisiyle olmuştur. Yahudilik’te de bu şekilde ortaya çıktı. Bunları şu anda yazımıyla meşgul olduğum bir kitapta ispat ettim. Bu yüzden İslam tasavvufunun diğer dinlerden etkilenerek ortaya çıktığını söyleyenlerin ne tarihten, ne tasavvuftan, ne de diğer dinlerden haberi yoktur. Doğrusu bu, cehalet ve müsteşriklerin yazılarının kör taklididir.

  • Röportajın tamamı Din Muhammed Hocanın Türkçe’ye tercüme edilen Tasavvuf ve Mistisizm isimli kitabında matbu olarak yayınlanmıştır.
Top